Maoizm Nedir


page-0-2Bernard D’Mello’nun “Maoizm Nedir?” Makalesi Üzerine Polemikçi Yansımalar

Maoizm’i Bilimsel Bir Biçimde Kavramak, Kararlılıkla Sahiplenmek ve Komünizmin Yeni Bir Aşaması için Aşmak

 

K.J.A.

Bernard D’Mello, “Economic and Political Weekly” [EPW] yayını içerisinde yer alan “Maoizm Nedir?” makalesi ile önemli soruları tartışmaya açmıştır. Bu metin, Mao’nun belirli ve nitel katkılarını belirtmeyi, D’Mello’nun kavramını kullanırsak Mao’nun belirgin farklılıklarını ve böylece tutarlı bir teori olarak onun sınırlarını tasvir etmek ve bu betimlemeyi daha geniş bir komünizm çerçevesine oturtmayı amaç edinir. D’Mello; ‘toplumun dibinde bulunanları ne özgürleştirecektir’ sorusunu ana eksene alarak ilerlemek için çaba gösterir. EPW makalesi ise D’Mello tarafından düzenlenmiş ve sunulmuş, ‘Maoizm Nedir ve Diğer Makaleler’ başlıklı bir derlemenin parçasıdır. Giriş bölümü şöyledir: “Bu kitap; dünyanın en çok sömürülen, en çok zulmedilen ve en çok tahakküm altına alınanlarının temel insani ihtiyaçlarının karşılanmasını ve [bu kişilerin] özgürleşmesini başat olarak ele alan bir sosyalizm tahayyülünü yeniden alevlendirmek arzusu ile oluşturulmuştur.

Bu makalenin Hindistan’ın en önemli ilerici entelektüel dergilerinden birinde bu tarihlerde yayımlanması dikkate değerdir. Gün, Hindistan devletinin devrimci ve Maoist harekete karşı eşgüdümlü bir terör seferberliği içerisinde olduğu, ordu ve paramiliter kuvvetlerini bu hareketi yıkıma uğratmak için adadığı, hareketin liderlerini avladığı ve yargısız infazlara tâbi tuttuğu, Maoistleri desteklediği düşünülen herkes ve her şeye karşı korkunç bir baskı uyguladığı, vahşi tecavüz ve cinayetler dâhil olmak üzere bu hareketi destekleyen bölgeleri terörize etmek için gerici çeteleri silahlandırdığı ve resmi kanallar ve ana-akım medya üzerinden dezenformasyon ve karalamalar yapmakta olduğu bir gündür. Emperyalist kuvvetler, insan hakları ihlalleriyle ilgili zorunlu incelemeleri göz ardı ederek bu terör seferberliğini alkışlamaktadırlar.

İşte bu saldırı bağlamında; D’Mello’ya ek olarak, tanınmış roman ve deneme yazarı Arundhati Roy dâhil olmak üzere bir grup aydın devlet baskısına cesurca karşı çıkmışlardır ve ülkedeki Maoist harekete yapıştırılmış “terörizm” damgası ve söylemlerini kesin bir üslupla reddetmişlerdir. Onlar; Hindistan’daki Maoizm sancağının, gem vurulmamış kapitalist küreselleşmeye karşı direniş ile kitlelerin en vahşice tahakküm altına alınmış ve ezilmiş kesiminin – toplumun hâkim düşünce etkisindeki kesimince hakir görülmediği sürece bu kesime görünmez kılınmış -haklı ve hakkaniyetli isyanı ile(örn. Adivasi köylüleri) kökten ilişkili olduğunu görmüşlerdir.

Bu Maoizm tartışması, aynı zamanda korkunç, muazzam ve büyümekte olan eşitsizlikler dünyasında; bunun yanı sıra Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yer alan ya da ABD’deki Occupy Wall Street ve birçok farklı ülkedeki benzer hareketler gibi yakın tarihli kitlesel ayaklanmalarla ortaya konan ve olgunlaşmakta olan imkânlar bağlamında gerçekleşmektedir. Dünya tarihinin işte bu bağlamında kimilerinin yeniden Maoizm’i ve devrimci komünizmi araştırması önemlidir. Bir kişi 20. yüzyıl komünist devrimler tarihinden ne dersler çıkarmalıdır? Marksizm geçerli bir bilim olarak değerlendirilebilir mi? Komünizm, insanlığın kurtuluşa erişeceği yolu temsil eder mi? İşte bu bağlamda Maoizm; D’Mello’nun bizzat başlattığı, yalnızca akademik çalışma olarak değil, aynı zamanda Marx’ın Feuerbach üzerine 11. Tez’i- “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumlamışlardır, oysa sorun onu değiştirmektir”- ruhuna sahip bir anlayış içerisinde dikkat çekmektedir.

Maoizm’in bu yenilenmiş tartışması, şüphesiz, oldukça olumludur.  Ancak tam da devrimci ve enternasyonal komünist hareketin geleceğinde ne yattığının belirsizliği sebebiyle, bu argümanların muhtevasını derinlikli bir şekilde incelemek hayati bir önem taşır. Yaşayan, eleştirel ve devrimci bir bilim olarak insanlığın kurtuluşuna hizmet eden bir komünizm ile kurtuluşa öncülük edemeyecek programlar arasındaki sınırlar çizilmezse; dünyayı radikal bir değişime uğratmak için gerekli anlayış ve açıklığa haiz olmak mümkün olmaz. Bugün teoriye ilişki soyut sorular olarak görünenler, ufuktaki nesnel politik mücadelede ortaya çıkacak elzem soruların habercisidir.

 

D’Mello’nun Maoizm Tanımı

D’Mello’nun çıkardığı temel sonuç ve hakkında aşağıda söyleyecek daha da detaylandırdığım temel hatası Mao’yu “radikal bir demokrat” olarak tanımlamasıdır. Çıkardığı sonuç, D’Mello’nun Maoizm olarak tanımladığı “belirli özellikler” ile de uyum içerisindedir. D’Mello’nun sözleriyle bunlar:

n  “Şehirli proletarya yerine, geri bir kapitalist/yarı-feodal toplumun iç kesimlerinde yer alan yoksul köylülüğün hareketin kitle temelini oluşturması;

n  Kesintisiz devrim gibi aşamalı devrim teorisinin birbirlerini takip eden aşamaları ifade etmesi;

n  Kapitalizmi demokrasi ile çok daha uyumlu kılan Yeni Demokratik Devrim[YDD] aşamasın, böylelikle sosyalizme geçişi kolaylaştırması

n  Köylülere dayanan, kırsalda üs bölgeler kurarak ‘toprak reformu’ ve diğer sosyal politikaları bu bölgelerde uygulayan (demokratik olarak işleyen minyatür ve özerk devletler) Uzun Süreli Halk Savaşı (USHS) yolu ve stratejisi ile; kırsalda politik kitle zemini kurarak nihayet şehirleri çevrelemesi ve ele geçirmesi;

n  ‘üs bölgeler’ kavrayışı ve bunları kurmanın yolu;

n  Gerçek anlamıyla anti-emperyalist bir tür milliyetçilik ile şehirlerin ‘ele geçirilmesi’ (kitle desteğinin kazanılması) ve böylelikle mevcut kitlesel milliyetçi ayaklanmanın(Çin’de 1937-45 arasındaki Japon karşıtı direniş sürecinde olduğu gibi) YDD’nin tamamlanması amacına yönlendirilmesi;

n  Demokratik merkeziyetçilik artı ‘kitle çizgisi’ ile; ‘demokrasinin’ ‘merkeziyetçiliğin’ arka planına itilmesinin önlenmesi ve kitlenin politika üretme ve bunların uygulanması süreçlerinde etkin olması;

n  Çelişkilerin, yani işlevsel anlamda birleşmiş karşıtlar arasındaki mücadelenin, her bir aşamada- birçok aşama ile gerçekleşeceği iddia edilen- sosyalizme doğru gelişme ve ilerleme sürecini güdümlemesi; mevcut aşamanın doğru zamanda bir sonraki aşamanın karışık, çok yönlü tohumlarına gebe olması ve böylelikle öncesinin belirgin çelişkilerini çözmesi ve bir sonrakininkileri başlatması;

n  Üretici güçler, üretim ilişkileri ve üstyapı arasında ve bunların kendi içlerinde gelişmeye açık karşılıklı ilişkilerin olması; ve

n  Politik, yönetsel ve bürokratik muktedirlerin(güç sahiplerinin), yönetici sınıf olarak kemikleşmesi ve bir süre sonunda yeni sömürücü sınıf pozisyonunu edinmeleri ile birlikte kitlelerin durmaksızın bu eğilime karşı mücadeleye çekilmeleri gerekliliği.”3

D’Mello’nun listesi, temel olarak Mao’yu bir devrimci komünist olarak kavrayamama ve değerlendirememe yetersizliğinden muzdariptir. D’Mello; Mao’nun katkılarını, Mao’nun kitlelerin çıkarları doğrultusunda hareket eden ve her zaman onları dinlemeye hazır bir tür popülist ve köylücü demokrata indirgediği çerçevede kavrar (Bu makalede sunulduğu şekliyle “kitle çizgisi,” kavrama ilişkin D’Mello’nun kendi yorumudur. Bu konuya tekrar değineceğiz). Burada bulunan; Mao’nun önderlik ettiği gerekli devrimci süreç (yeni demokratik devrim) ile kırsalda üs bölgelerin kurulmasının nitelikleri, köylülüğe dayanılması vesaire, ve Mao’nun temsil ettiği ve tüm devrimci sürecin yönelimi ve hattı olarak işlediği ideolojinin birleştirilmesidir. Ancak D’Mello; “yönetici elit” ve kitlelerin buna karşı harekete geçirilmesi konusunda duyduğu endişe örneğinde olduğu gibi, Mao’nun başlıca katkısını çevreler gözüktüğünde dahi “radikal demokrat” çerçeve D’Mello’yu, sosyalizm altında var oldukları haliyle sınıfların ve sınıf mücadelesinin doğru ve bilimsel bir kavrayışı dışına iter. Örneğin D’Mello, Mao’nun kavramsallaştırdığı “kapitalist yolcular” ve “parti içi burjuvazi” yerine kemikleşmiş “yönetici eliti” hedef alır. Aslında “yönetici elit” kavramının böyle sınıfsız bir şekilde kavranması; komünist öncünün yaygın rastlanan anti-komünist eleştirisi ve hatta Mao’nun kendisinin bir “yönetici elit” olması itibariyle eleştirilmesi ile kolaylıkla sonuçlanabilir. Bu durumda gerçek soru şöyledir: hangi çizginin ve kimin politik temsilcilerinin hâkim olacağı, hangi politikaların ve dönüşümlerin gerçekleşeceği ve böylece, temelde, hangi sınıfın gücü elinde bulunduracağı?

D’Mello’nun Mao’yu bir radikal demokrat olarak yeniden biçimlendirmesi(aslında kendi dünya görüşünü Mao’ya adapte ederek)ile madde ve sosyalist toplumun politik ve ideolojik çelişkilerinin bilimsel bir şekilde çalışılması arasında katı bir çelişki gözlemliyoruz. Süregelen eşitsizlikler ve şimdiye kadar var olmuş sosyalist toplumların dönüşmekte olduğu dâhil olmak üzere sınıfsal bir toplumun özelliği olan bölüşümler; bazı kişilerin toplumla olan ilişkilerinde, tüm toplum nezdinde “eşit dağılmamış bir etkiye” sahip olmasını gerektirir. Sosyalizm sürecinde, sömüren ve sömürülenler arasındaki çelişkiye dönüşme potansiyeli taşıyan“yöneten ve yönetilenler” arasındaki çelişki hala mevcuttur. Bunlar ABD’deki Devrimci Komünist Partisi Başkanı Bob Avakian’ın kırk yıldır birçok açıdan tekrar tekrar incelediği sorulardan bazılarıdır.  Avakian’ın kavramsallaştırdığı, komünizmin yeni sentezi; üzerinden proletarya devriminin ilerleyeceği karmaşık bir sürecin ortasında ve bu çelişkilerin nasıl yinelenen dalgalar içinde aşılabileceğini gösteren bir yol çiziyor. D’Mello’nun hatalı ve basit “radikal demokrasi” kavramları; tüm tarihsel dönem boyunca bir devleti, bir öncüyü ve liderleri gerekli kılan gerçek çelişkileri ve her tarafı kuşatan bir devrim ile bu çelişkilerin nasıl üstesinden gelinebileceğini irdeleyemiyor.

Maoizm’in gerçek bir incelemesi, Mao’nun “devrimi proletarya diktatörlüğü altında devam ettirme” teorisini ve bu teorinin öncülük ettiği pratiği(özellikle Büyük Proleter Kültür Devrimi)merkeze almak zorundadır. Böyle bir inceleme yeni sentezin oluşumunda can alıcı bir kısımdı. Avakian’ın yeni sentezi Mao’nun “devrimi, proletarya diktatörlüğü altında devam ettirme” tezini barındırır ve onu yeniden biçimlendirir; böylelikle toplumun komünist bir gelecek doğrultusunda dönüştürülmesi konusunda komünist öncünün kitlelere nasıl “daha da iyi” önderlik edebileceğine dair temel bir eğilim sunar. D’Mello’nun Maoizm’i “radikal demokrasi” kavramıyla çerçevelemesi, proletaryayı Mao’nun çıkarabildiği oldukça önemli derslerden yoksun bırakır. Bu ileriye atılmış bir adım değil, ancak geçmişe doğru ciddi bir geri çekilmedir.

D’Mello makalesini bir çağrı ile sonlandırır:
“… Marx’tan Mao’ya sürmekte olan radikal demokratik hat dâhilinde, Maoizm’in yapabileceği en iyi şey radikal demokrasi sözüne bağlanmaktır; her şeyden sonra, eşitlik olmaksızın özgürlük kendi başına hiç bir açıdan anlamlı olmayacaktır çünkü zengin, fakirden kesinlikle daha ‘özgür’(daha çok imkâna sahip) olacaktır ve aynı zamanda özgürlük olmaksızın eşitlik söz konusu olmayacaktır çünkü bu durumda kimileri diğerlerinden daha fazla politik güce sahip olabilir.

“Bugüne kadar Marx’tan esinlenmiş tüm devrimler, yalnızca kayda değer bir azınlığın desteğini ya da katılımına tanık oldular. Radikal demokrasiye bağlılık çoğunluğun desteğinin kazanılması eğilimini kuvvetlendirir mi? O vakit araçlar, sosyalist özlemlerin bu araçlar tarafından asla bastırılmaması için dikkatlice seçilecek midir?

D’Mello; Maoizm’i “Leninist öncü parti, kitle örgütü ve toplum nezdindeki demokratik süreci zenginleştirme amacına sahip bir akım olarak” okur. Tekrar tekrar Maoizm’in “köklerinin her şeyden önce bir radikal demokrat olan Marx’ta bulunduğunu” vurgular ve “demokratik olmayanın sosyalist olamayacağı” konusunda uyarıda bulunur.

Demokrasi, radikal demokrasi ve acil bir “politik güç eşitliği” çağrıları günün hâkim akımlarıyla derinlikli olarak birleşir ve burada yankılanır. Radikal sosyal hareketler dâhil, kişi baktığı her yerde özgürlük ve kurtuluşun bu çerçevede kavrandığını görür. Eşitlik ve demokrasinin ufku ile söylemi, genel anlamda radikal eşitlikçiliğin kurulması ve global bir uzantısı olarak görülür.

Ezici eşitsizliklerin dünyasında bu anlaşılabilir; ancak “demokrasi” kavramının neden yeniden kullanıma alındığını ve komünizm olarak yeniden paketlendiği ile bu eğilimin tehlikesini anlayabilmek için, yukarıda üzerinde durulduğu gibi, bir an durup düşünmek ve D’Mello’nun Mao’yu okuma şeklini ve kendi politik projesini bugünün tarihsel uğrağına ve komünizm çerçevesine yerleştirmek gereklidir.
Bir Aşamanın Sonu, Yeni bir Aşamanın Başlangıcı

 

1976 yılında Mao’nun ölümünü ve Deng Xiaoping öncülüğünde kapitalizmin restorasyonunu takip eden süreçte,  Çin’de sosyalizmin yenilgisinden beri dünyada hiç bir sosyalist ülke bulunmamaktadır. Bu yenilgi; 1871’deki kısa ömürlü Paris Komünü ile başlayan, Lenin’in öncülüğündeki 1917 Bolşevik Devrimi ve bir sosyalist toplum olarak (1917’den, Hruşçof’un kapitalizmi restore ettiği 1950’lere değin bu anlamıyla süren) Sovyetler Birliğinin kurulması ile, ve 1949 Çin Devrimi’nin zaferi ve Mao’nun 1976 yılındaki ölümüne kadar, onun öncülüğünde sosyalist toplumun inşasıyla devam eden ilk dalga komünist devrimlerin ve sosyalist toplumlarının sonunu ifade eder. İnsanlığı kurtuluşa erdirmek amacındaki ilk proleter devrim denemelerinin bu tarihsel deneyimi; komünist teoride Marx ve Engels’ten başlayarak Lenin ve Mao ile devam eden niteliksel ilerleme ve gelişmelerle beraber; yalnızca yüz milyonlarca insanın koşullarını büyük ölçüde iyileştirmekle kalmamış, aynı zamanda radikal anlamda farklı ve daha iyi bir dünyaya açılan yeni ve radikal yollar inşa etmiştir.

Çin’deki Büyük Proleter Kültür Devrimi, komünist devrimlerin ve sosyalist toplumların ilk aşamasına dair devrimci tecrübenin doruk noktasıdır. BPKD’nin temelinde yatan; sosyalist dönüşümü her an karakterize etmekte olan ve sosyalist yolda ilerlemek mi yoksa kapitalist yola geri çekilmek mi sorusunu sürekli ortaya çıkaran çelişkilere dair Mao’nun teorik analizidir. Doğası itibariyle çalkantılı olan Kültür Devrimi Çin’deki kapitalist yolcuları yenilgiye uğratmayı görev edinmiştir ancak, Mao’nun vurguladığı üzere,7 daha da büyük bir hedefe sahiptir: insanların dünya görüşlerini dönüştürmek, toplumun tüm katmanlarına erişmek, insanların ruhlarına dokunmak ve en temelde toplumun tüm katmanlarını daha da devrimcileştirmeyi bir adım ileriye taşımak. Marksizm-Leninizm-Maoizm, olarak işte bu devrim sürecinde tam olarak ortaya çıkmıştır ve Çin Komünist Partisi tarafından devrimci komünizmin “yeni ve daha ileri aşaması” olarak tanınmıştır (Çin ve dünyanın diğer kesimlerindeki komünistler o zaman diliminde Mao Zedong Düşüncesi kavramını kullanmasına rağmen). Kahramanca mücadele ve radikal dönüşümlerin yaşandığı on yıllık bir sürecin ardından BPKD, 1976 yılında Mao’nun ölümüyle birlikte ve bunu takip eden karşı devrimci darbenin kapitalist yolcuları yeniden güç sahibi kılarak, Deng Şiaoping önderliğindeki yeni yöneticilere kapitalizmin restorasyonu kapılarını açmasıyla sona ermiştir.

Çin’de 1976’dan sonra gerçekleşen kapitalizmin restorasyonundan ve revizyonist- sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ile onun seksenlerin son dönemindeki bloğunun çöküşü ile daha da ilerleyen süreçten itibaren bizler; emperyalist dünya düzeninin savunucuları tarafından sürdürülmüş geniş kapsamlı bir ideolojik saldırının uzantısı olarak “ne olursa olsun” bu sosyalist deneyimlerin tahrif ve tahrip edilmesini izleyen, üç on yıllık amansız bir karşı devrime de tanık olduk. Bu ideolojik saldırı, Mao’nun tüm devrimci komünizmi Marksizm-Leninizm-Maoizm aşamasına taşıyarak geliştirmesini hedef almıştır. Tüm bu olanlar; devrimci, radikal ve ilerici güçler arasında aynı zamanda hedeflerin küçültülmesine de yol açmıştır. Bu görüş, başka bir dünyanın mümkün ve belki de çekici olamayacağını ifade eder. Dünyanın maddi ve ideolojik temellerinin, dünyadaki bu eşitlikler karşısında gerçekten dehşete düşen kişilerce dahi olduğu gibi kabul edilmesi, açığa vurulmamış (en azından bazı zamanlarda) ve bilinçsizce gerçekleşmiştir. Bir bakıma, farkında olsak da olmasak da, devrimci Çin’in yokluğundan, bu deneyimin yenilgiye uğratılmasından ve komünizm doğrultusunda ilerlemek için savaşan gerçek bir sosyalist devlet ve toplumun yaşayan bir örneğinin eksikliğinden muzdaripiz.

 

Bu sürecin sonlanması önemli soruları gün yüzüne çıkardı: bu aşama nasıl değerlendirilebilir ve proleter devrimin zengin deneyimi, kazanımları ve eksiklikleri nasıl özetlenebilir? Toplumun radikal anlamda nasıl değiştirilebileceğini inceleyen herhangi bir birey ya da güç, bu sorularla objektif olarak yüzleşecektir. Komünist toplum erişilebilir ve çekici bir hedef midir? Ve eğer öyleyse, ileriye nasıl gidilebilir ve komünist devrimin yeni aşamasına nasıl öncülük edilebilir? D’Mello’nun makalesi bu bağlamda incelenmelidir.

Komünizm: Yeni Aşamanın Başlangıcı – Devrimci Komünist Parti, ABD’den bir Manifesto20. yüzyıl devrimlerinin tarihsel deneyimlerinin özetlenmesi ve değerlendirilmesi ile ilgili aşağıdaki çerçeveyi önerir:

 

“Komünist devrimlerin ilk aşaması önemli bir yol kat etti ve gerçek anlamda ilham veren şeyler başardı. Bunlar; karşılaştığı somut engelleri aşmak için savaşmanın yanı sıra; tüm sömürü ilişkilerinin ve baskının sonunda yok edildiği, insanların özgürlüğün yepyeni bir boyutunun tadını çıkarttığı ve dünya çapında, tarihte benzeri görülmemiş bir bilinçli ve gönüllü inisiyatif ile toplumun süregelen dönüşümü ve örgütlenmesini üstlendiği bir dünyaya ilerlemek konusundadır. Ancak, beklendiği üzere, aynı zamanda eksiklikleri ile; hem devrimleri yönlendirenlerce atılan pratik adımlarda, hem de ortaya çıkardıkları yeni toplumlarda ve aynı zamanda bunların anlayışları ve yöntemlerinde yatan; kimi zaman oldukça önemli, gerçek hataları da bulunmaktaydı. Bu eksiklikler ve hatalar, komünist devrimlerin ilk girişimlerinin yenilgilerinin doğrudan sebebi değildir; ancak, ikincil olarak dahi olsa, bu yenilgilerde pay sahibidirler. Bunun ötesinde; komünist devrimi yüzleşilmesi gereken yeni durumda ileriye taşıyabilmek ve bu seferi daha da iyi yapabilmek için, bu ilk aşamanın tüm deneyimi -gerçek anlamda ilham veren kazanımları ile oldukça gerçek, kimi zaman oldukça ciddi, genel olarak ikincil olsa dahi hataları ve eksikleri dâhil olarak- derinlikli olarak ve tüm yönleriyle öğrenilmelidir. ”

Bob Avakian; bir sonraki seferde daha iyi yapabilmemiz için komünist hareketin daha önceki dönemde içerdiği yöntem ve yaklaşımların kuvvetli yönleri ile sınırlarını irdeleyerek, sürekli olarak geri dönüp bu deneyimleri daha da kazıp bunları farklı yollarla inceleyerek tam da bunu yapmaktadır ve böylelikle bu soruları eleğinden geçiren ve bunları bilimsel olarak çalışan geniş kapsamlı bir çalışma geliştirmiştir. Tüm bunlar sosyalist dönüşümün radikal bir şekilde yeniden düşünülmesi gereğini ortaya koyar. Proletarya diktatörlüğünün ve sosyalizmden komünizme geçişin bu yeniden düşünülmesi, yeni aşama komünist devrimlerin teorik çerçevesi olan, komünizmin yeni sentezinin merkezini oluşturur.

Avakian’ın yeni sentezine yönelik eleştiriler, uluslararası komünist harekette yer almış kimi kişilerce yöneltilen her ikisi birbirinin “yansıma karşıtları” olan bir yaklaşımda karşılık bulmaktadır.

İlk yaklaşım; komünizmin, geçmiş sosyalist deneyimlerin ve komünist teorinin – ya da en azından belirli kısımlarının -büyük ölçüde eleştirel olmayan, dinimsi ve dogmatik bir kavranışına denk düşer. Bu anlayış, geçmişin bilimsel bir yaklaşımla toparlanması ve komünist teorinin daha da ilerlemesini reddetmektedir.

İkinci yaklaşım açıkça Marksizm’i reddeder, ya da tanınmaz bir hale getirir. Bu yaklaşım; 18. yüzyıla, ilan edilmiş demokratik ve eşitlikçi ideallere, gelişmekte olan burjuva döneminin toplumsal modellerine ve Jean-Jacques Rousseau ile Thomas Jefferson gibi filozoflar ve siyaset teorisyenlerine dayanır.  Belirli durumlarda, komünizm kavramını dahi gözden çıkartır; diğer durumlar da ise “komünizm” etiketini burjuva-demokratik ilkeler dâhilinde konumlanmış bir politik projeye yerleştirirler.

Bu tarz yaklaşımlar sosyalist dönüşümün çelişkilerinin gerçek ve bilimsel analizini reddetmektedir ve burjuva demokratik kriteri uygulayarak, insanlığın kurtuluşu sürecinde, Bolşevik ve Çin devrimleri tarafından temsil edilen,  eşi benzeri görülmemiş atılımlara mesafe alırlar. İkinci kavrayış çoğunlukla; 20. yüzyılda Sovyetler Birliği ve Çin’deki sosyalist toplumların esasen bürokratik, otoriter ve kaçınılmaz bir şekilde kusurlu olduğu hükmündeki burjuva fikirlerine ortaktır. Aynı zamanda kimi destekçilerinin “parti-devlet” çerçevesi olarak kavramsallaştırdığı, yani komünizme geçiş sürecinde devlet gücünün ele geçirilmesi ve proletarya diktatörlüğünün kurulması gerekliliği ile tüm bu süreç boyunca bir öncü partinin liderliğine duyulan ihtiyacı reddeder.

D’Mello gibi, komünist hareketin entelektüel gözlemci ve akademisyenleri arasında, kısaca “burjuva demokratik” reddiye ya da Marksizm’in yeniden yorumlanması olarak adlandırılabilinen, ikinci hatalı özetleme çok daha yaygındır ve bu çevreler arasında baskındır. Ancak DKP’nin(RCP, USA) Manifesto’sunun da açıkladığı gibi, her iki yaklaşım da diğerinin bir çeşit “yansıma karşıtına” denk düşer ve birinde mevcut olan bir hatanın diğerinde de tersi olarak yer aldığını görmek olağandır; genellikle dogmatizmin eski moda revizyonizme ve sosyal demokrasiye dönüşmesi gibi. Bu makalede; Maoist harekette uzun süredir var olan kimi politik ve yöntemsel hataların nasıl, D’Mello’nun keşfettiğini düşündüğü bir çeşit “Maoizm’e” zemin hazırladığını ve bunun, aynı zamanda uluslararası bir bağlamda mevcut, daha dogmatik ve eş ölçüde hatalı bir “Maoizm” ile nasıl karşılıklı bir birliktelikle var olduğunu detaylıca inceleyeceğiz.

Kimilerinin dogmatizminin, başkalarının sosyal demokrasisi ile el ele yer alabildiği bir alanda “Maoizm’i”,basitçe bir üçüncü dünya ülkesinde halk savaşı açmanın reçetesi konumuna indirgeme eğilimi görülebilir.  Ve burada, Mao’nun; sosyalizmi, komünizme doğru dönüşmekte olan bir toplum olarak derinlikli kavrayışı, sosyalist toplumdaki kapitalist restorasyonun temeli ve bu tehlikeye ilişkin çığır açıcı analizi ile bu durumu engellemek için verdiği mücadeleyi içeren en önemli katkıları bilimsel olarak kavranamaz ya da takdir edilemez. DKP’nin Manifesto’sunda da belirtildiği gibi; Çin’deki Kültür Devrimi’nin destekleyicileri arasında dahi, bu “yansıma karşıtları” eğilimlerine kapılanlar, genellikle “Kültür Devrimi’nin neden gerekli olduğuna ve Mao’nun hangi ilke ve hedefleri öne sürerek bu Kültür Devrimi’ne önderlik ettiğine dair gerçek ya da kapsamlı bir kavrayıştan yoksundur”.”Yansıma karşıtları” anlayıştan kaynaklanabilen pek çok farklı çeşit birleşik hatalar vardır. D’Mello’nun durumunda ise “Maoizm”; kapsayıcı bir radikal demokrasisi artı halk savaşı teorisi olarak yeniden paketlenmiştir ve bu tez – niteliksel olarak ilerlemiş ve Maoizm ile yeni bir bağlama ulaşmış ve bu zamandan itibaren Avakian’ın yeni sentezi ile birlikte yeniden biçimlendirilen ve bilimsel olarak daha öteye ilerleyen-gerçek komünizme (daha doğru bir biçimde ifade etmek gerekirse, Marksizm- Leninizm- Maoizm) salt bir biçimde aykırıdır. Çekişmekte olan ve D’Mello ile tartışmamızın merkezinde yer alan işte bu iki çerçevedir.

Radikal Demokrasi ya da Bilimsel Komünizm

 

D’Mello’nun yaklaşımının ve 18. yüzyıl burjuva ideallerine yaslanan, komünizmi dahi radikal demokrasi olarak yeniden çerçevelendiren benzer kişilere ait yaklaşımların aksine; gerçek bir devrimci dönüşümü hedefleyen kimseler; birinci aşama komünist devrimler üzerinde tamamen bilimsel bir anlayış üzerinde ve burjuva demokratik kriter ile meşruiyet kavramlarını baz alarak değil, toplumun dönüştürülmesinde karşılaşılan gerçek çelişkilerin baz alınmasında ve komünizme ilerlemenin bakış açısında ısrar etmelidirler. Pratik ve kavrayış içerisindeki kazanım ve eksiklikler bu çerçevede ele alınmalıdır.

Bugün; ilk aşama komünist devrimlerin ve bunları, komünist hedefe ulaşılması konusunda, kesin olarak yönlendiren teorilerin tüm kapsamını değerlendirmek hem gereklidir hem de mümkündür. Marx komünist projeyi şöyle tanımlamıştır:

“Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğinin ve tüm sınıfsal farklılıkların ortadan kaldırılması için gerekli bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğünün ve genel anlamda bu sınıfsal farklılıkların içerisinde bulunduğu tüm üretim ilişkilerinin, bunlara dayanan tüm toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılması ve bu toplumsal ilişkilere dair tüm fikirlerin devrimcileştirilmesinin ilanıdır.” Çin’deki Kültür Devrimi sürecinde Mao’nun önderliğindeki devrimciler, tarihsel görevlerini ve proleter devrimin kapsamını açıklayabilmek için kısaca “4 Mutlak” olarak ifade edilebilecek kavramı benimsemişlerdir.

Dört Mutlak’a ulaşılması ve aynı zamanda, komünizm bilimini Maoizm’in ötesine taşıyan ve Marksizm-Leninizm-Maoizm olarak adlandırdığımız şeydeki sürekliliği ve kopuşu birlikte temsil eden Avakian’ın yeni sentezinde olduğu gibi, insan emeğinin bilim ve kültür gibi farklı alanlarından da düşünerek yeni deneyimlerin ve ilerlemelerin birleştirilmesi; ilk aşamanın bilimsel bir şekilde değerlendirilmesi temelindedir. DKP’nin Manifesto’su bunu şu şekilde ifade eder:” Bob Avakian’ın yeni sentezi Mao’nun Stalin’den kopuşunu sürdürür, fakat aynı zamanda belirli bakımlardan Mao’nun, ikincil olarak olsa dahi, bizzat etkilendiği Stalin’in önderliği altındaki komünist harekette baskın hale gelen düşünme biçiminden ve yöntemlerden öte bir kopuşu ifade eder.”

Avakian’ın da belirttiği gibi; komünizm hem bütünsel bir felsefe ve politik teoridir, hem de yaşayan ve sürekli gelişen eleştirel bir bilimdir. Komünizm, geliştirilmesinde öncü bir rol oynayan bireylerin düşüncelerinin niceliksel anlamda bir toplamı değildir (ne de bu kişilerce benimsenen her belirli fikir, politika ya da taktik hatasızdır). “Komünist ideoloji; komünist teorinin, özellikle, Marx’tan günümüze değin geliştirdiği niteliksel atılımların ve gelişimlerin bir sentezidir.”
Mao’nun Ölümsüz Katkıları

 

Mao devrimin savunucusudur: tamı tamına toplumu sınıf sömürüsü kâbusundan öteye götürecek bir devrim. Bu devrimi ileriye taşıyabilmek için Mao’nun; özellikle Lenin’in ölümünün ardından SSCB’deki Stalin’in liderliği dönemindekilerin önemli bir kısmını oluşturduğu; komünist pratik, yöntem ve düşünme biçimine dair önemli öğelerden kopması gerekti. Mao’nun, yalnızca Stalin’in ölümünün ardından gücü ellerine geçiren revizyonistlere karşı savaşması gerekmedi, aynı zamanda sosyalist toplumda bu şekilde bir geri dönüşü mümkün kılan yasalarla da mücadele etmesi ve bunu engellemek için yöntemler geliştirmesi gerekti. Ayrıca; Hruşçof’un SSCB’de izlediği politikalara ve yaklaşımına benzer bir yaklaşımı, Mao’nun anladığı şekliyle toplumu kapitalizme geri götürecek bir yaklaşımı öneren Çin’deki çeşitli Komünist Parti önderlerine karşı da bir dizi mücadele verdi. DKP’nin Manifestosu’nun belirttiği şekliyle, “Ekonomik tabandaki ve üstyapıdaki çelişkiler, sosyalist toplumlardaki altyapı-üstyapı ilişkisinin kendisi ve aynı zamanda, herhangi bir andaki mevcut emperyalist ve gerici devletlerin etki, baskı ve doğrudan saldırıları o sosyalist toplumda sınıfsal farklılıklara ve sınıf mücadelesine sebebiyet verir. Bu çelişkiler ise, toplumun durmaksızın sosyalist ya da kapitalist yola yönlendirilmesi olasılığına mahal verir. Daha açık net bir şekilde, toplum içerisinde azimli bir burjuva sınıfının tekrar tekrar yeniden canlanmasını sağlayabilir ki bu en yoğunlaşmış ifadesini Komünist Parti içerisindekilerde ve bilhassa en yüksek seviyedekilerde bulacaktır. Revizyonist çizgi ve politikaları benimsemiş bu kişiler komünizm adı altında gerçekte emperyalizmi yerleştireceklerdir ve toplumu kapitalizme geri götüreceklerdir.”11 Mao; proletarya iktidarını yerinden etmeyi hedefleyen mevcut geri girişimler ile toplumun komünist geleceğe doğru dönüştürülmesi arasındaki ilişkiyi yüksek bir seviyede kavramıştır. Çin Komünist Parti’sinin ” devrimi, proletarya diktatörlüğü koşullarında sürdürmek” şeklinde ifade ettiği bu teorik anlayış, Mao’nun önderliğiyle el ele sürmüştür.12Mao’nun cesurca başlattığı Büyük Proleter Kültür Devrimi, kapitalist restorasyonun engellenmesi ve sosyalist dönüşümün ilerletilmesi hedefine sahipti. Bunun, Mao’nun komünist devrimin teori ve pratiğine ilişkin en temel katkısı olması yanı sıra, devrimci komünist bilimin tüm niteliklerini de zorunlu olarak içermiştir. Somut olarak ifade etmek gerekirse; Mao, Stalin’i bir proleter devrimci olarak doğru bir şekilde desteklediyse de, aynı zamanda Stalin’in birçok yöntemini ve SSCB’de sosyalizmin kuruluş sürecindeki belirli politikalarını ağır biçimde eleştirmesi ve bunlarla yüzleşmesi gerekmiştir. Stalin’in “metafiziği” olarak adlandırdığı şeyi eleştirerek Mao; devrimci süreçte, insanların dinamik ve bilinçli rolüne yenilenmiş bir önem vermiş ve böylelikle diyalektik materyalizmin kavranışını yepyeni bir seviyeye taşımıştır. Böyle yaparak Mao, Çin’de ve dünya çapındaki komünistlerin kemikleşmiş kavrayışının önemli bir kısmına karşı olmuştur.

Mao’nun yaşamında dahi, kendisinin önceki komünist kavrayıştan bir kopuşu ifade edip etmediği ve eğer öyleyse bu kopuşun neyi temsil ettiği konusunda karşıt anlayışlar bulunmaktaydı. Bugün, Maoizm’in yeniden incelenmesi esnasında bu gittikçe daha fazla önem kazanmaktadır. Mao’nun bu kopuşunu görememiş ya da kabul etmeyen, bunun yerine onu yalnızca Lenin ve Stalin’in yolundan ilerleyen biri olarak gören kimi kişiler bulunmaktaydı. Başkaları, Mao’nun, tarihsel deneyimden faydalanarak düşük önemde “yol düzeltmeleri” yaptığını oldukça gönülsüz bir şekilde kabul etmişlerdir. Bu kimseler; özellikle Stalin önderliğinde gerçekleşmiş, daha önceki komünist harekete ilişkin belirli hatalı kavrayışları ve hatalı yöntemleri Mao’nun da eleştirdiği ya da karşı çıktığı gerçeğine ya karşı çıkmışlardı ya da bunu anlamak konusunda başarısız olmuşlardır.

Madalyonun öbür yüzündekiler ise “Maoizm” olarak yeniden paketledikleri şeyi, proletarya diktatörlüğünden ve özellikle komünist partinin öncü rolünden arındırmak isteyenler tarafından temsil edilmektedir. Bu kimseler Mao’nun Kültür Devrimi’ni burjuva demokratik bir şekilde okumuşlardır ve bunu; sosyalist yolda gerçek bir komünist parti önderliğinde ilerleyen, gerçek bir proletarya diktatörlüğü altındaki ve devrimci Çin’i sürdürebilmek için verilen bir ölüm-kalım mücadelesi olarak görmek yerine bunu “parti-devlet” aygıtı ve paradigmasına yönelik bir saldırı olarak görmüşlerdir.

Yalnız emperyalist ülkelerde bulunmamak kaydıyla ancak özellikle bu ülkelerde, Mao’nun Stalin’den kopuşunu kavramış fakat buna sosyal-demokrat bir anlam katmış, böylelikle Mao’yu proletarya diktatörlüğü ve komünist partinin öncü rolü fikrinden bir şekilde sapmış olarak, yanlış bir şekilde yorumlayan güçler ve kişiler bulunmaktadır. Bu güçler Stalin önderliğindeki SSCB’nin problemlerinin, Stalin’in “otoriter” ve “demir-yumruklu” liderliği(genellikle kişisel diktatörlük olarak tahrif edilen) olduğunu ifade eden burjuva fikir birliğini kabul etme eğilimindedirler. Stalin, insanlar arasındaki çelişkileri yanlış bir şekilde ele aldığı ya da fikir ayrılıkları ve eleştiriyi bastırdığı durumda dahi bu problemler en temelde sosyalist topluma ait çelişkilerin dinamiklerinin doğru bir şekilde kavranamaması gibi daha derinlikli bir hatada yatmaktadır.

Bu yanlış yorumlamaların birini ya da diğerlerini paylaşan pek çok kimse vardır. Ancak Mao’yu genel olarak bir çeşit üçüncü dünya popülisti olarak görenler, özellikle uzatılmış halk savaşı teorisi[1] ile, onun katkılarını da emperyalizm tarafından ezilen ve feodalizmin geri bıraktığı ülkelerde nasıl devrim yapılacağı konusundaki yanıtlarıyla sınırlarlar.

1976 yılında Çin’de darbe gerçekleştiğinde;”Dörtler Çetesi” olarak da bilinen, Mao’nun en göze çarpan takipçileri, eşi Jiang Çing ve olağanüstü lider ve teorisyen Jang Çungçiao da dâhil olmak üzere, yeni revizyonist yöneticilerce tutuklandı ve kötüleme kampanyasının hedefi haline getirildi. Çin’i devralan kişilere göre Büyük Proleter Kültür Devrimi suçlu bir delilikti. Mao’nun geliştirdiği temel tezler ve özellikle devrimi proletarya diktatörlüğü altında sürdürme tezi sistematik bir saldırıya uğradı. O zamanki uluslararası Maoist hareketin büyük bölümü, Çin’de olan bitenleri ya bilimsel olarak inceleyebilecek kabiliyette değildi ya da bunu yapmak konusunda isteksizdi. Çin’in yeni liderlerinin, ABD’nin yönlendirdiği emperyalist blok ile açık bir şekilde uzlaşmasını kabul etmeyenler arasındakilerin dahi oldukça azı revizyonist gaspçıların başlattığı güncel teorik saldırılarla savaşmış ve bunlar, Mao’nun devrimi proletarya diktatörlüğü altında sürdürmek tezinin merkeziyetini ya da önemini kavramak konusunda ya kabiliyetsizdiler ya da bu fikre karşı çıkmışlardı[2]. Buna karşın benzeri kişiler; ya uzatılmış halk savaşının turnusol kâğıdına, ya da diğer tek taraflı ya da hatalı kriterlere geri çekildiler.

Tüm bunlar arasındaki keskin farklılık, Maoizm’in neyi temsil ettiği sorusu üzerine Bob Avakian tarafından verilen kapsamlı ve sistematik cevaptadır. Avakian’ın Mao’nun Ölümsüz Katkıları isimli kitabı; Mao’nun ölümünün ve Mao’nun en yakın destekçilerine ki, daha genel bir bağlamda proletarya ve devrimci kitlelere, karşı gerçekleştirilmiş karşı devrimci darbenin hemen ardından yazılmıştır. Mao’nun Ölümsüz Katkıları; Mao’nun devrimci bilimin politik ekonomi, felsefe, strateji ve taktik,  devrimci savaş, parti ve diğer alanlarındaki temel katkılarını sistematik hale getirir. Avakian, Mao’nun merkezi ve en önemli katkısı olan, devrimi proletarya diktatörlüğü altında sürdürme tezine ve bu anlayışın temelini oluşturan Büyük Proleter Kültür Devrimi’ndeki önderliğine özel olarak yoğunlaşmıştır. Avakian; Mao’nun önderliği altındaki parti tarafından sayısız dile çevrilmiş ve kapsamlı bir biçimde dağıtılmış olan Mao’nun eserleri ile Çin’deki devrimci üslerce yazılmış eserlerden derinlikli olarak faydalanmıştır. Mamafih, hareket bugüne kadarki en büyük sınavıyla yüzleştiğinde; ki bu Proleter devriminin bir kalesi olan Çin’in kaybedilmesi, kapitalist dönüşümü ve artık revizyonist olan Çin Komünist Parti’sinin bizzat kendisi tarafından yönetilmiş topyekun ideolojik saldırısıdır; o dönemdeki Maoistlerin anlayışlarının ne kadar sığ ya da tamamen yanlış olduğunun ve Mao ile takipçilerinin dünyadaki devrimcilere miras olarak bıraktıklarına dayananların ve bunları gerçekten araştıranların ne kadar az olduğunu da belirtmek gerekir.

Tüm bunlar, böylesine geniş bir alana yayılmış uluslararası Maoist hareketin çöküşünün derinliğini büyük ölçüde açıklamaktadır. Ve bunlar aynı zamanda, neden yakın yıllarda Maoizm’in kimi hatalı kavranışlarının kök saldığını ve komünist projenin yeniden canlandırılması yolunda birer engel haline geldiklerini de kısmen açıklamaktadır.

Tartışmamızda bu noktaların bazılarına ve “Maoist hareket” içerisinde önceki diğer tartışmalara bunları en geniş anlamları içerisinde ele alarak geri döneceğiz. D’Mello’nun tartışmasının açığa çıkardığı şey; bu makalede yansıtılan Maoizm anlayışının büyük bir bölümünün, Maoist hareket saflarının bizzat içerisinden gelen Maoizm’in farklı ve- iddia ediyorum- hatalı yorumlarıyla ciddi biçimde örtüştüğüdür.

Mao’yu Savunmak için Savaşmak ve Daha İleriye Gitmenin Temelini Ortaya Koymak

 

 

1976 yılında Çin’deki proleter yönetimin kaybıyla yüzleşmek konusunda başı çeken Bob Avakian’dı. Komünist hareketin bu büyük ihtiyacını karşılama sürecinde Avakian’ın, Mao’nun hem katkılarını sentezlemesi, hem de komünist teoride sonraki atılımının temelini ortaya koyması bir tesadüf değildir. Avakian’ın ifade ettiği gibi, bu dönemde Mao’ya duyduğu “derin saygı” ve “tutulma” Dünya’yı Fethet ile başlayarak geliştireceği ve yeni sentezinin önemli bir kısmını oluşturacak olan eleştirisinin temelini oluşturmuştur.

Maoist hareketin, Çin’de gerçekleşen darbenin şokuyla sersemlemiş olduğu ve uluslararası çapta mevcut komünistleri yeniden bir araya getirme çabalarının sürmekte olduğu dönemde; Lenin’in rakip emperyalist kuvvetler arasında dünyanın bölüşümü üzerine tezinin hala geçerli olup olmadığına dair ve bu çelişkilerin yeni bir dünya savaşına ilerleyip ilerlemediği 18 üzerine, Maoizm’in bir Marksizm- Leninizm- Maoizm “yekpare bütünü” oluşturan bir gelişme olarak ya da Maoizm’i devrimci komünist bilimin gövdesinden büyük ölçüde ayırmış “Marksizm- Leninizm- Maoizm, Başlıca Maoizm” şeklinde hatalı bir anlayış olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği 19, proleter enternasyonalizminin ilkelerinin ya da somut temelinin nasıl doğru bir biçimde kavramsallaştırılacağı ve anlaşılacağı 20, dünya devrimini ilerletmek ile sosyalist devletin savunusu arasındaki ilişki, Çin Komünist Partisi tarafından öne sürülen “üç dünya teorisinin” ve aynı zamanda SSCB’nin emperyalist kuşatma ve saldırganlığa karşı duruşunun geçmiş deneyimlerinin değerlendirilmesi üzerine, sosyalizmin inşası ve felsefeye ilişkin olarak Mao’nun Stalin’e yönelttiği eleştirilerin geçerliliği ve savunulup savunulmaması üzerine ve diğer önemli sorularla ilgili ciddi tartışmalar ve ihtilaflar bulunmaktaydı.

Bu tartışmaların birçoğu; Avakian’ın yeni sentezinde tam olarak ortaya çıkacak daha ileri düzeyde bir anlayışın ve aynı zamanda buna karşı çıkan, yukarıda bahsedilmiş olan “yansıma karşıtların” da tohumlarını içermektedir. Dünya’daki Maoistlerin büyük bir kısmını yeniden bir araya getiren 1984 kuruluşlu Devrimci Enternasyonalist Hareket’in temelini büyük ölçüde Avakian’ın eseri ortaya koyduysa da, DEH ve Maoist hareket içerisindeki birlik daha genel olarak bu farklılıkların kimilerini de çevrelemiştir.21 Ne yazık ki, D’Mello bu tartışmalardan bihaber gözükmektedir ve çeşitli makaleleri topladığı Maoizm Nedir? isimli derleme de Maoist hareketin bizzat içerisinden metinlerin eksikliği oldukça çarpıcıdır. Belirtmek gerekir ki, D’Mello’nun Maoizm’i sorgulaması Maoist hareketin içerisinden gelmemektedir – kendisi aynı politik geçmişi ya da dayanak noktalarını paylaşmamaktadır. Bu hiç bir şekilde bir kınama değildir; ki dışarıdan bir bakış kesinlikle hoş karşılanır, yeni bakış açıları sunabilir ve adaletsiz bir topluma karşı savaşmakta olanlardan gelmesi de elbette daha da kabul görür. Ancak D’Mello’nun Maoizm ile ilgili metni Maoist hareketin içerisinde yer almış tartışmalara değinememekten muzdariptir.

Bugün komünist hareket, muhtelif on yıllar sonrasında bir yol kavşağında iken “gerçek Maoizm’i” nelerin oluşturduğu tanımlamayı ya da buna geri dönmeyi amaçlayan bir çerçeve dâhilinde faydalı bir tartışma artık yürütülemez. Bunun sebebi; yanlış ve ikincil öğeler ile aynı zamanda burada gelişmiş ve yerini sağlamlaştırmış hatalı anlayışları Maoizm’den ayırırken, Maoizm’e ilişkin kuvvetli biçimde pozitif olanları yeniden sentezleyerek ve yeniden biçimlendirerek; komünizm biliminin Maoizm’in ötesine ilerlemesidir[3].

Maoizm’in kendisi şu anda yeni sentez ve buna ilişkin yansıma karşıtların arasında bir bölünme sürecine girmiştir. Mao’nun düşüncesi ile özellikle Mao’yu takip ettiğini iddia etmekte olan birçoklarının düşüncesi içerisinde D’Mello’nun keşfettiğini düşündüğü Maoizm’e denk düşen ya da benzeyen öğelerin bulunduğu doğrudur. Ancak bugünün gerekli kırılmalarını içermeyen ve aslında bunları reddeden bir “Maoizm” karşıtına dönüşecektir; Maoizm’in geçmiş devrimci niteliğini sürdüremeyecek, bugün ilerlemekte olan devrimci komünizmi çok az temsil eden,  solgun ve devrimci olmayan bir parodiye. Emperyalist dünya düzenine karşı çıkan azımsanamayacak bir sayıda genç insan, devrimci olmayan ve hatta İslam gibi, karşı devrimci ideolojilere ya da emperyalistlerin desteklediği “demokrasi” tapınmacılığına çekilmektedir. Bu yalnızca, Mao’nun önderliği altında Çin’de serpilmekte olan devrim zamanında olduğu gibi bir sosyalist alternatifin somut yoksunluğundan kaynaklanmamaktadır, aynı zamanda komünist hareketin, geçmiş deneyimleri değerlendirme ve dünyanın güncel değişimlerini ifade etme konularındaki günün ihtiyaçlarına cevap veren uluslararası çapta bir devrimci komünist bakış ve hattı derinlikli olarak kuramamasının en azından kısmen sonucudur. Dünün “Maoizm’i” ya da Maoizm’in solgun ve bozulmuş gölgesi, insanların ihtiyacı olan etkili bakışı ifade edemez.

Bir diğer yandan da, yeni sentez; komünizmin hem geçmişle hem de güncel deneyimler ile ikna edici bir şekilde konuşabilmesini sağlamakta ve toplumun sorunlarına uygulanabilir ve istek uyandıran bir çözüme işaret etmektedir. Avakian’ın yeni sentezi; hem daha kuvvetli bir kavrayışı, hem de Mao’nun atılımlarının daha öte gelişimi ile Mao’nun kavranışında buna karşıt bir pozisyonda duran ikincil öğelerden daha öte bir kopuşu birleştirmekte ve yeniden biçimlendirmektedir.

“Radikal Demokrat” olarak Mao (ve Marx)

 

Burada D’Mello’nun, Marx’ın amacını nasıl tanımladığına dönelim. Kendisi şöyle yazmıştır: “Marksizm; insanlığı eşitlik, dayanışma, ortaklık ve birliğe götürmeyi amaçlayan tasarısının ürünleriyle yargılanmalıdır.” Bu sözcükleri okuyup da 1789 tarihle Fransız burjuva devriminin “liberté, égalité, fraternité” sloganını ya da “herkes için adalet ve özgürlük ile” şeklindeki ABD bayrağına bağlılık yeminini düşünmemek elde değildir. Dayanışma ve eşitlik hayalleri en az sınıflar kadar eskidir. Ancak bu çağda, bu tarzdaki sloganlar ve söylemler her zaman burjuva güçlerinin bunları kitleleri harekete geçirmek için kullanması ile sonuçlanmıştır ki, en iyi durumda bu, toplumun oldukça büyük bir çoğunluğunun, ya da başka bir şekilde ifade etmek gerekirse “tüm ulusun” – 1789 devrimi öncesi Fransa’da feodal sistemin olduğu gibi – bir ortak düşmana karşı verilen devrimci mücadeledir. Gerçekte böyle sloganlar ve böyle bir bakış açısı, toplumun çelişkili çıkarlara sahip çelişkili sınıflara bölünmüş olduğu gerçeğinin üzerini örter. Sahiden de dünyanın gerici devletlerinin çoğu, bugün böyle bir demokrasi söyleviyle doludur.

Makalesinin belirli noktalarında, D’Mello Maoizm’e devrimci dönüşümün doğası ve görevleriyle ilgili genellemeler atfetmektedir; fakat bunlar, gerçekte D’Mello’nun kendi dünya görüşünü yansıtmaktadır, Mao’nun ya da takipçilerinin görüşünü değil. Dünyayı “daha iyiye” dönüştürmek ya da oldukça benzer ifadeler, D’Mello’nun amacını ve devrimci çabaları ölçmek için kullandığı ölçütü tanımlamak için tekrar tekrar kullanılmıştır. Örneğin, D’Mello şöyle söylemektedir: “Maoizm insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şey yapmıştır – Çin’de gelir ve zenginliğin köklü bir yeniden bölüşümüdür bu – Çin toplumuna ait ekonomik artı değerin üretilme ve değerlendirilme biçimini radikal olarak yeniden düzenlemiştir, hepsi mevcut koşulların iyileştirilmesi içindi.” Evet, Mao bunları gerçekleştirmiştir ve bunlar; Mao’nun alçakça (ve dürüst olmak gerekirse saçma bir şekilde) tahrif edilmesinin ana-akım toplumda, liberal ve akademik söylevde bu kadar olağanlaştığı özellikle bu zamanda anılmayı hak eder

Ancak “mevcut koşulların iyileştirilmesi” Marksist tasarıyı ele almak için doğru bir bakış açısı değildir, ne de Maoizm’in başarısını ya da eksikliklerini yargılamak için doğru bir kriterdir. Mao’nun başlıca hedefi gelirin yeniden bölüştürülmesi ve sosyal planlama ile “dünyayı daha iyiye dönüştürmek” değildir. Onun tasarısı, dünya çapında komünizme ulaşma sürecinin bir parçası olarak toplumu ve insanları radikal olarak dönüştürmekti. Makalesinin diğer noktalarında ise D’Mello’nun Maoizm (ve Marksizm) tanımlaması; sınıfsız topluma ulaşma hedefini ve görevini, ya da daha bilimsel bir şekilde ifade etmek gerekirse, bu makalede daha önce değinildiği gibi “4 Mutlağın” ötesine geçebilmeyi neredeyse yansıtabilmektedir. Ancak komünizmi radikal demokrasi kapsamı ile bulandırarak D’Mello, sınıfsız topluma ulaşma hedefi ile görevini tahrif etmektedir ve herhangi bir olayda, bu hedefi toplumun geçebileceği ve geçmesi gereken gerçek güzergâhtan ayırmaktadır. D’Mello’yu toplumsal gerçeğin arızalı ve çarpıtılmış bir kavramsallaştırmasına mahkûm eden şey içeriği boşaltılmış bir “Marksizm[dir]”.

Komünizm hedefi, erişilemez ya da gerçekle ilgisiz bulunduğu için bilinçli ya da bilinçsizce gözden çıkartıldığı takdirde, kişinin elinde kalan, en iyi durumda, toplumun temel yapısını değiştirmeksizin “mevcut koşulları iyileştirmenin” bir ya da başka yöntemlerini aramaktır.  Belirtmek gerekir ki D’Mello’nun “Maoizm Nedir? başlığıyla derlediği makalelerde, Paul Sweezy’nin bir devrimci dönüşümün herhangi bir somut ihtimalinin yoksunluğunda reformlar kazanmanın önemini savunduğu bir makaleye yer verilmiştir.  Bu, 1960’larda ABD’de Kara Panter Partisi’nin, “askıda olan devrimi yaşatma” stratejisini ortaya atan, lideri Huey Newton tarafından savunulan teoriyi hatırlatmaktadır. Bkz: Paul Sweezy, “Marksizm Nedir?”,  Bernard D’Mello , “Maoizm Nedir ve Başka Makaleler.”

D’Mello, Marx ve Mao’nun politik yaşamlarına “radikal demokratlar” olarak başladıklarını  ifade ederken haklıdır; ancak 19. yüzyıl Avrupa’sı ile 20. yüzyıl başlarındaki Çin’in politik  koşulları ve ortamı belirgin ölçüde farklıdır. Mao’nun 1976 yılındaki ölümünü takiben Çin’de gücü ellerine geçiren revizyonistler, Marx ve Engels’in Almanya’daki demokratik hareketteki kökenlerini vurgulayan ifadelerde bulunmuşlardır ve bu çabaları Çin’deki devrimcileri ve Mao’nun “burjuva demokratların kapitalist-yolcular haline gelmesi” üzerine, bu makalede daha ileride incelenecek tezlerini çürütebilmek içindir. Hem Marx, hem de Mao önlerinde eşitsizlik ve adaletsizlikle dolu bir dünya görmüşler ve bunlara son vermek için bir çare aramışlardır. Bu bağlamda, çağdaşlarının büyük bölümünden ya da bugün dünyanın pek çok cephesinde çarpışanlardan çok da farklı değillerdir. Fakat başlıca nokta bunun aksidir: Marx; kendi zamanına ait ilerici ve devrimci hareketi sınırları içerisine hapseden burjuva demokratik çerçeveden teorik anlamda radikal bir kopuş yaratabilmişti. Ve çerçevesini Marx’ın öngörebildiği, toplumda değişimler gerçekleştirmeyi bilinçli olarak hedeflemiş yüzyıllık devrimci mücadele dalgasının zeminini ortaya koyan şey; düşüncedeki ve hedefler ile yöntemlerin bilimsel bir kavrayışındaki işte bu kopuştur.

D’Mello; Marx’ın atılımının merkeziyetini ve Aydınlanma düşünürleri ile burjuva demokratik devrimin – Rousseau, Locke ve Kant gibi – teorik habercilerinden Marx’ın radikal anlamda kopuşunu kaçırmaktadır. [4].Bu kopuş ve komünizmin özgül bilimsel karakteri; komünist devrimin ve komünizme doğru sosyalist dönüşümün içeriği ile hedeflerini tanımlayan ve onu ütopyacı ile en nihayetinde reformist “sosyalizm[den]” ayıran “4 Mutlak’ın” aşılması üzerine daha önce Marx’tan alıntılanan pasajda yoğunlaşmış halde bulunur.

Komünist devrim; insanların ve onların ekonomik, politik ve toplumsal ilişkiler ile kurumlara ilişkin düşüncesinin radikal anlamda dönüşümünü gerektirir. Bu radikal demokrasi ya da kutuplaşmanın aşırı uçlarını törpülemek gibi bir hedefe yönelmez; yöneldiği, sömürünün tüm biçimlerinin ve sınıfların ortadan kaldırılmasıdır, komünizmin hedefi.

Dört Mutlak’ın ötesine geçmenin ve komünizm mücadelesinin bir parçası olarak, toplumsal eşitsizliğin tüm biçimlerine karşı verilen çetin mücadele çok önemli bir boyut teşkil etmektedir, ancak kendi başına ufku belirleyen şey değildir. Eşitlik ufkunun nasıl aşılacağı, tam olarak bu toplumsal eşitsizlik ve uzlaşmazlıkların maddi temelinin kökünden sökülmesi ve dönüştürülmesi sürecinde bulunmaktadır. D’Mello’nun ona atfettiği “radikal demokrasi” görüşündense Marx’ın bakış açısı ne kadar farklı ve ne kadar daha devrimci!

Bu noktada tekrar Marx’ın, tüm sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma gerekli ve özgürleştirici bir geçiş olarak, “proletarya diktatörlüğü” üzerindeki ısrarına dönmemiz zorunludur[5]. Mao’nun teorik anlayışı ve yaşamı boyunca verdiği devrimci pratik, bu bakış açısından irdelenmelidir. Doğrusu istenirse, belirttiğimiz gibi Mao’nun merkezi katkısı bu geçişin(sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü) çelişkilerinin belirlenmesi ve bağlanması ile komünizme doğru ilerlemenin devrimci yöntemlerinin bulunmasını kapsamaktadır. Hem amaç(sınıfsız komünist toplum), hem de yöntemler (proletarya diktatörlüğü); D’Mello’nun Marx ile Mao’yu içerisine hapsetmek istediği “radikal demokrasi[nin]” sınırlarını bertaraf eder. Proletarya diktatörlüğü kavramı D’Mello’nun merkezi tezi olan “radikal demokrasi” ile o kadar çelişmektedir ki kendisi makalesinde bundan özellikle kaçınmıştır.  Bu amaç ile yöntemler resmin dışında bırakıldığında; zenginliğin daha iyi dağılımı gibi, D’Mello’nun önerdiği kriter ve benzerlerine geri çekilmek kaçınılmazdır.

Mao’nun, Marx gibi, politik eylemliliğine bir radikal demokrat olarak başladığı doğrudur. Ancak yeniden, başlıca nokta D’Mello’nun üzerinde ısrar etmekte olduğunun tam aksidir. Mao; 20. yüzyılın başlarında Çin’in genç devrimcileri arasındaki hâkim düşünce olan “radikal demokrasi” kavramını aşmıştır. Anlayışı – o zamanlarda Marksizm- Leninizm olarak bilinen devrim bilimini kavrayışı- Mao’nun; Çin’i emperyalizm ve yarı-feodaliteden özgürleştirmek adına ve çığır açan bir proleter dünya devrimi çabasının bir parçası olarak gerçekleşecek devrimi doğru bir şekilde konumlamasını sağlamıştır. Çin Komünist Partisi’nin pek çok diğer lideri bu görüşü ve anlayışı paylaşmıyordu ki bu; neden Mao’nun çizdiği yolun, ölümünün hemen ardından tersine çevrildiğiyle oldukça ilgilidir.

Komünizm ile Demokrasiyi Karıştırmak

 

Yeniden, D’Mello’nun çıkardığı sonucu değerlendirelim: “Maoizm’in kökleri, bilhassa bir radikal demokrat olan Marx’ta yatmaktadır… Marx’tan Mao’ya süren radikal demokrat çizgi verili olduğunda Maoizm’in yapabileceği en iyi şey radikal demokrasi vaadine bağlılıktır.” Şüphesiz; D’Mello’nun argümanları ile Mao tasviri, çıkardığı sonuçlarla uyum içerisindedir.

D’Mello’nun “radikal demokrasi” tezi esasen, Mao’nun ve takipçilerinin teoride geliştirdikleri, demokratik devrim ile sosyalist devrimin daha öteye ilerlemesi arasındaki ilişkiyle ilgili merkezi tezlerden biriyle doğrudan çelişmektedir. Somut olarak, Çin’deki Maoistler “burjuva demokratlarının kapitalist yolcular haline gelmesi”24 gerçeğini vurgulamışlardır.  Bununla birlikte kastettikleri; Çin Devrimi’nin uzun yıllar süren ilk aşamasında, Çin’i emperyalizm ve yarı-feodalizmden kurtarmak için çarpışan Komünist Parti’nin en üst kademedeki liderlerinin birçoğunun temel olarak Mao’nun -devrimin, nihai amacı dünya çapında komünizmin kurulması olan, bir sosyalist devrime dönüşmesi gerektiği – hedefini, görüşünü ve çizgisini paylaşmamalarıdır. Bunun aksine bu insanlar, ki kimisi devrimin ilk aşamasının cesur liderleridir, sosyalist devrim ile bir dereceye kadar ilerlemişler ancak toplumu Dört Mutlağın ötesinde radikal olarak dönüştürmek doğrultusunda daha da ilerlemek konusunda giderek artan bir şekilde ayak diremişlerdir. “Burjuva demokratların kapitalist yolcular haline gelmesi” süreci; kökü sosyalist toplumun temelinde yatan çelişkilerde bulunan, Çin’deki kapitalist restorasyon olgusunu tümden ifade edemese de; bu parti içerisindeki karşıt merkezlerin tarihini ve şekillenmesini büyük ölçüde açıklamaktadır. Buna karşılık D’Mello ise bu süreci oldukça farklı bir şekilde anlamaktadır. Kendisi bu bağlamda, yalnızca Mao’nun tezlerini gözünden kaçırmakta ya da bu tezlere karşı çıkmakta değildir, aynı zamanda -aşağıda göreceğimiz gibi- Çin’de, Çu Enlay gibi, kilit rol oynayan kapitalist yolcuları da Mao’nun “yakın yoldaşı” olarak tanımlayacaktır.

D’Mello’nun radikal demokrasi üzerine tezi; tüm komünist hareketin, komünizmi – tüm sınıflı toplumları ve bir sınıfın diğeri üzerindeki tahakkümünü tüm biçimleriyle aşmak şeklinde – doğru kavrayabilme konusunda yaşadığı gerçek kısıtlamalarla oldukça fazla ortak paydaya sahiptir[6]. “Demokrasi” buna bir istisna değildir: her hâkim sınıf kendi toplumsal sistemine en çok uyan bir demokrasi biçimine sahip olacaktır. Proletarya diktatörlüğü koşulları altındaki demokrasi, kapitalist toplumların burjuva demokrasisinden niteliksel olarak farklıdır. Proletarya diktatörlüğü, vaktiyle baskı görmüş olana temel haklar tanır ve bunları güvence altına alır; yetki kullanımında ise geniş yığınlara dayanır. Ancak en önemlisi, bu tipte bir demokrasi, ne kadar daha geniş kapsamlı ve niteliksel anlamda zengin olsa dahi, kendi içinde bir son teşkil etmez; ancak, Marx’ın “Dört Mutlak[ının]” aşılarak ortadan kalkması için sürdürülmekte olan mücadeleye ve dönüşüme hizmet eder ki, böylelikle devletin “sönümlenmesi” için maddi ve ideolojik koşulları yaratacak ve bununla birlikte, proleter demokrasisini de ortadan kaldıracaktır.

Bu, tekrar belirtmek gerekirse, Çin’de Mao tarafından başlatılan Büyük Proleter Kültür Devrimi’ndeki mücadelenin ve tartışmanın oldukça önemli bir noktasıydı. Örneğin, Çin’deki devrimciler “burjuva haklarının eleştirilmesi” ve burjuva hakları ideolojisine büyük bir ilgi göstermişlerdir. Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Marx tarafından detaylandırılan “Burjuvalaşma hakkı;” bilhassa, sosyalizm koşullarında malların  “herkesin yaptığı işe göre” ilkesine göre dağıtılacağını ve hala “herkese ihtiyacı kadar” komünist ilkesini uygulamanın mümkün olmadığını ifade eder. Bu “herkesin yaptığı işe göre” ilkesi belirli bir eşitlik ölçüsünü ihtiva eder ancak altta yatan eşitsizliği de gizler- yetenekler ile ihtiyaçlar arasındaki farklılıklar. Burjuva haklar; gerçek eşitsizliği maskeleyen böyle katı eşitlik ilişkilerini içermektedir ve genel olarak, sosyalizmde devam eden burjuva toplumuna ilişkin özelliklerin etkisinin sürmesini ve bunların devlet ile politikalardaki ideolojik belirtiler ve ibarelerini ifade eder. Çin’de bulunan devrimciler, meta üretimi alanından ve para ile yapılan değiş tokuştan tamamen ayrılmak mümkün olmadıkça burjuva hakların tamamen ortadan kaldırılamayacağını fark etmişlerdi. Bu şöyle demekti: yalnızca, burjuva çağından komünizm çağına dünya çapında geçiş süreci olarak anlaşılabilecek tüm sosyalist geçiş döneminin maddi ve ideolojik dönüşümlerinin bir ürünü olarak. Ve bu da tam olarak; sosyalist toplumun kendi içinde bir son olarak değil, fakat tam anlamıyla gelecek komünist topluma doğru bir geçiş olarak görülmesi gerektiği noktasıdır.

Mao ve Çin’deki devrimciler; meta üretimi ile burjuva hakların tüm sosyalist geçiş süreci boyunca farklı seviyelerde mevcut olacağını anlamışlardır. Ancak en önemlisi, kapitalist toplumundan gelen bu “doğum izleri[nin]”, devrim onları sınırlandırsa ve azaltsa dahi, hala, kaçınılmaz olarak sosyalist sistemi ortadan kaldıracak ve kapitalizmi restore edecek yeni kapitalist öğelerin ortaya çıkmasını sağlayan maddi ve ideolojik tohumları ekeceğini de kavramışlardır. Ve şüphesiz, Çin’deki devrimciler sınıf mücadelesinin oldukça önemli bir sahasının da tam olarak burjuva hakları sınırlandırmak ya da sınırlandırılmadan genişlemesine izin vermek arasında yattığını anlamışlardır. Bu Mao ve takipçileri ile Mao’nun ölümünün ardından gücü ellerine geçiren kapitalist yolcular arasındaki başlıca savaş cephesidir.

Demokrasi, D’Mello’nun vurgulamak istediği radikal demokrasi dahi, kapitalist üretim sisteminin ve bu üretim ile değişim sistemine denk düşen (burjuva demokratik) ideolojinin tam kalbinde yatan meta değişimine, “eşit değerlerin eşit değişimi[ne]” bütünsel olarak bağlıdır.

Radikal demokrasi, mutlak eşitlikçilik, kavramı ilk olarak- Jefferson’dan Robespierre’e -18. yüzyıl radikal burjuva düşünürlerince öne sürülmüştür. Radikal demokrasi; hem meta üretimi ve değişiminin hâkim olduğu bir ekonomi ve toplum koşullarında gerçekleşmesi mümkün olmayan, hem de küçük-burjuvazi’nin pozisyonuna en çok uyan burjuva idealidir[7].

Eşitsizliğe karşı verilen mücadeleler dahi, ne kadar adil ve gerekli olsalar da, Marx’ın “burjuva hakların dar ufku” olarak nitelendirdiği şeyden kaçamayacaklardır; meta üretimi ve değişimi ile sınıflı toplumun maddi temelini görmek konusunda yoksun kalacaklardır. Bu biçimdeki bir düşünüş; burjuva toplumunda oldukça yaygındır ve çağımızın söyleminde öyle kabul görür ki çağdaş dünyanın eşitsizliklerinin azimli muhalifleri dahi, gerekli kopuşu yapmak adına gerçek çabadan yoksun kaldıkları sürece bu dünyanın sınırlarına hapsolurlar.

Burada; Engels’in, toplumun sınıflara ayrılmasının ve devletin ortaya çıkışının öncesinde “haklar ile görevler arasında bir farklılık yoktu” şeklindeki yorumunu yeniden belirtmekte fayda var. 26 “haklar ile görevler” arasındaki ikiliğin, insanların özgür ve gönüllü birlikteliği ile değiştirilmesi; gerçek ve özgürlükçü bir sosyalist toplumda var olacak demokrasi ile burjuva haklar ve tüm sınıf ayrımlarının ufkundan tamamen uzaklaşmış bir gelecek komünist toplum arasındaki farkın ayırt edici noktasıdır.

Bu; D’Mello gibi kendilerini şiddetle radikal demokrat olarak addedenlerin, meta değişimine ilişkin kapitalist sistemi mükemmelleştirmeyi bilinçli olarak amaçladıkları ya da kapitalizmin sınırları ile kalıcılığına bilinçli olarak saygılı oldukları anlamına gelmez[8]. Problem, D’Mello’nun böyle bir kopuşu gerekli saymaması ve bunun yerine Maoizm’in kendini bu radikal demokrasi paradigmasına güvenli bir şekilde yerleşeceği bir şekilde yeniden tanımlamasını savunmasıdır.

Demokrasi ile tüm sınıf ayrımlarını ortadan kaldırmak arasındaki ilişkiyi hakkaniyetle tartışmak bu makalenin kapsamını aşar. Burada da, bu konuda Avakian’ın geliştirdiği önemli ve kapsamlı çalışmaya, özellikle 1986’da yayımlanan Democracy: Can’t We Do Better Than That? isimli kitabından başlayarak, değinmek gereklidir. Bu çalışma ve diğer birçok çalışmada, muhtelif on yılları aşkın süredir Avakian, komünist hareketin içerisinde dahi komünist hedeflerin nasıl sıklıkla “mükemmel” demokrasi getirme mücadelesi ile karıştırıldığını ve bununla sınırlandığını incelemektedir. Avakian’ın kapsamlı çalışmaları ve teorileri; Rousseau, Locke, Jefferson ve diğer 18. yüzyıl ile çağdaş teorisyenlerinin politik felsefeleri üzerine geçmiş ve güncel polemikleri, ve aynı zamanda sosyalist toplumdaki proletarya diktatörlüğünün daha ileri bir bilimsel anlayış ve kavramsallaştırmasını, bu bağlamda geçmiş sosyalist toplumların eleştirel bir değerlendirmesini, bunun dünya çapında komünizme geçiş ile nihai olarak sönümlenmesini ve bugün uygulandığı şekliyle burjuva demokrasisinin bilimsel bir anlayışını ve eleştirisini içermektedir. Bunların yalnızca akademik tartışmalar olmadığı, Maoist önderliğin mücadele hedeflerini sosyalizmden uzaklaştırdığı ve bunun yerine burjuva demokratik bir cumhuriyet yerleştirdiği Nepal’de açıkça görülebilir.

BPKD’nin Derslerini Gözden Kaçırmak

D’Mello’nun Mao’yu bir radikal demokrat olarak yeniden biçimlendirme çabası verili olduğunda; D’Mello’nun, uluslararası ve tarihsel bağlamda Maoist hareketin önemli bir bölümü gibi, Mao’nun “burjuva demokratların kapitalist yolcular haline gelmesi” ve “burjuva haklar” üzerine teorik çalışmasını hiçbir zaman gerçekten incelemediği ya da BPKD’nin zengin deneyimini bunun ışığında gerçekten kavramadığı şaşırtıcı değildir. Bu; D’Mello’nun, makalesinde 1969 “Maoist çağın sonunun başlangıcını işaret eder” şeklinde ifade edilen görüşü ile uyum içerisindedir; ki böylelikle – yalnızca değerli bir tarihsel deneyim değil, aynı zamanda Çin’deki devrimcilerin tüm BPKD deneyimine daha tam ve daha bilimsel bir teorik ifade biçebildikleri zaman olan BPKD’nin ikinci dönemini ortadan kaldırmaktadır. Tekrar, D’Mello BPKD’ni hatalı bir şekilde dönemlere ayırmada yalnız değildir. Geçmiş yıllarda Alain Badiou’nun BPKD’yi “yeniden yorumlaması” da benzer bir tasavvura dayanmaktaydı. Ve “yansıma karşıt” dogmatik ve dinsel Maoizm varyantı da Lin Biao’nun 1969’daki düşüşüyle başlayan Kültür Devrimini anlamakta önemli zorluklar çekmiştir.

D’Mello, olguları radikal demokrat prizmadan gören başkaları gibi, BPKD’nin, kitlesel ayaklanmalar ve eleştirileriyle birlikte, ilk aşamasını BPKD’nin özü olarak kabul etmektedir. Gerçekte ise bu erken dönem; devrimci gençlikten, parti ve devlet içerisindeki – Çin’i Sovyetler Birliği’nin Hruşçof gücü eline geçirdikten sonra izlediği yola götürmekte olan – kapitalist yolculara karşı ayaklanmakta olan işçilere ve köylülere doğru yayıldıkça derinleşen ve gelişen karmaşık bir devrimci sürecin ilk safhasıydı. Ayaklanma dönemleri ile; politik gücün yeni biçimlerinin sağlamlaştırılması ve toplumun tüm alanlarına yeni yöntem ve uygulamaların işlenmesi dönemleri birbirini sürekli izlemiştir. 1969’dan sonra gelen radikal dönüşümler; kitleleri parti liderliği altında güç sahibi kılan ve onları sosyalist devlet organlarına entegre eden devrimci komiteler gibi yeni kurumların kurulmasını içermiştir.

Bu süreç boyunca; Mao ve ona en yakın kimseler proletarya diktatörlüğü koşulları altında sosyalist devrimin yasalarına ilişkin kavrayışlarını derinleştirmişlerdir, yeni ve karmaşık problemlere göğüs germişler ve gece-gündüz, yeni komünistleri yetiştirmek ile revizyonizme savrulmuş diğerlerini geri kazanmak ve onları yeniden biçimlendirmek için çalışmışlardır ve böylece Marksizm- Leninizm- Maoizm bu süreçte ölçülmez bir şekilde yeşermiştir. D’Mello’nun düşündüğü gibi, 1969’dan sonra geriye doğru bir gidişat olmak şöyle dursun; Kültür Devrimi aksine ilerlemiş, yeni ve zorlu güçlüklerle yüzleşmiş ve Mao’nun 1976 yılındaki ölümüne kadar daha derinlikli bir teorik anlayış geliştirmiştir. Örneğin, “kapitalist yolcuların, kapitalist üretim ilişkilerinin temsilcileri olduğu” ancak 1969’dan sonra tam olarak anlaşılmıştır,  ki öncesinde bunlar zaman zaman, esas olarak ya da basitçe uzlaşmacılar, hainler vs. olarak nitelendirilmişlerdir. Devrimin hedefleri basitçe “revizyonistler” değil, parti ve devlet içerisinde yüksek kesimlerde bulunan ve kapitalist yolu tutmakta olan yeni burjuvazidir. Çin’deki belirleyici dönüm noktasının hangisi olduğu sorusu ezoterik bir tartışma olarak görülebilir, ancak tarih üzerindeki tartışma oldukça farklı anlayışları ortaya koymaktadır.

D’Mello’nun “Maoist çağın sonunun başlangıcı” formülü; kendisini ve diğerlerini Kültür Devrimi’nin derslerini vaktinde Mao ve takipçilerinin gördüğü şekliyle çalışmaktan alıkoyar. On yılların geçmesiyle edinilen bakış açısı ile, ve Avakian’ın yeni sentezi ışığında; BPKD’ye farklı ve daha derinlikli bir görüşle bakmak ve buna uygun sonuçlar çıkarmak kesinlikle gereklidir. Ancak bu D’Mello’nun yaptığı şey değildir – kendisi ne Mao’nun anlayışı ile benzeşmektedir ne de bunun ötesine ilerlemiştir.

D’Mello’nun Kültür Devrimi’ne ilişkin sığ ve hatalı kavrayışı, Zhou Enlai ve Zhu De’yi Mao’nun “yakın yoldaşları” olarak tanımlamasında açığa çıkar. Açıkçası Zhou, devrimin derinleşmesine giderek daha fazla karşı çıkan parti liderlerinin simgesi haline gelmiştir. Ve, yukarıda değinildiği gibi, D’Mello Kültür Devrimi’ni Mao’nun çizgisi temelinde yönlendiren Jang Çungçiao ve Jiang Çing gibi olağanüstü komünist liderleri es geçmektedir. Jang Çungçiao ve Jiang Çing “Dörtler Çetesi’nin” birer parçası olarak karalanmış, karşı-devrimin
ardından tutuklanmış ve hapiste hayatlarını yitirmişken, Zhou Enlai’nin mirasının yeni kapitalist yöneticiler tarafından göklere çıkartılması bir kaza değildir.

Mao’nun işaret ettiği gibi; burjuva ve küçük burjuva demokratlar olarak başlayan bir çok kapitalist yolcu, ideolojik anlamda komünist olmak için radikal bir kopuşu asla yapmamıştır. Aynı komünist parti üyeleri arasında bir çoğu ise, devrimin sosyalist aşamaya ilerlemesini ya da devrimin bu aşamasının daha da derinleşmesini görmeyi istememişlerdir. Zhang Chunqiao’nun ifade ettiği gibi, onlar devrimi bir otobüs gibi gördüler:” Burası benim durağım ve ben burada otobüsten inmeliyim”. Onlar, devrimin; eski kapitalist sistemin
burjuva haklar gibi doğum izlerini ortadan kaldırmasını istememişlerdir. Bunun yerine bu güçler; devrimin hala aşması gerektiği kapitalist üretim ilişkilerinin daha fazla ya da az bilinçli temsilcileri haline gelmişlerdir. Bu; sosyalizme ilerlemede devrimin her aşamasının kendinden sonra gelen aşamayı hazırladığı -sanki bu, keskin mücadele olmaksızın saf evrimsel şekilde gerçekleşebilirmiş gibi-D’Mello tarafından hatalı bir şekilde Mao’ya atfedilen bakıştan farklı bir dinamiği işaret eder. Ve bu D’Mello’nun da tekrar ettiği ve kapitalist yolcuların ekonomik temelini göz ardı eden bir anlayış olan yaygın “bürokrasi” teorisinden farklıdır.

Mao; devrimin halk yığınlarına getirdiği muazzam değişimin kesinlikle farkında olsa da, aksi noktayı vurgulamayı tercih etmiştir: Çin’i sosyalist yoldan komünist geleceğe doğru ilerletmek için verilen uzun, ısrarcı ve zorlu mücadele. Mao şöyle vurgulamıştır: “Eğer Lin Biao gibi kimseler gücü ellerin geçirirse kapitalist sistemi yeniden inşa etmek onlar için kolaylaşır”. Mao, devrimin yüzleşeceği sorunlar konusunda temkinli ve ileri görüşlüydü, ki tekrar ve tekrar kapitalist restorasyon tehlikesinin gerçek olduğu konusunda uyarılarda bulunmuştur. Ne yazık ki, Mao’nun ölümünün ardından Çin tarihi – gerçekleşen karşı devrimci darbe, kapitalizmin restore edildiği aşırı sürat ve tüm sömürüye ilişkin kâbuslar – Mao’nun ne kadar derinlikli bir kavrayışa sahip olduğunu kanıtlamıştır.

İşaret ettiğimiz nokta Mao’nun neler başardığını ya da bunun halk yığınlarına nasıl yarar sağladığını küçümsemek değildir. Ancak biz Mao’nun devrimci komünist tasarının bir parçası olarak neleri başardığını savunmak konusunda açık ve sıkı olmak zorundayız. Ve bunu;
radikal demokrasi, zenginliğin yeniden bölüşümü ve “koşulların iyileştirilmesi[9].” gibi, ki esasen oldukça değersiz ve farklı bir görüş ya da ölçütle değiştirmek niyetinde değiliz.

Kapitalizmi, meta üretimi ve genel olarak sınıflı toplumu kökünden, ortadan kaldırmak görevini ele almaksızın- ve bu işlemi, bunun yegâne yöntemi olan proletaryanın devrimci diktatörlüğü ile yapmaksızın; ekonomik eşitsizliğin kademeli olarak azaltılmasının, ortaklık ve kardeşlik duygusunun giderek artmasının ve gittikçe “daha iyiye” doğru bir değişimin mümkün olduğunu düşünmek, “radikal demokrat[ın]” bir illüzyonudur. Esasında radikal demokratın hedefinin kendisi; tüm toplumsal ilişkilerin devrimcileşmesi sürecinden geçmeksizin erişilmiş bir sınıfsız ortaklık, kardeşlik ve demokrasi yalnızca bir illüzyondur. Dünya tarihi tekrar tekrar bunun aksine kanıtlasa da, bu
deneyimin kendisi bu illüzyonu ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü illüzyonlar kavrayışa ilişkin bir bilgi eksikliğinden değil, “entelektüel demokrat[ın]”(ya da, D’Mello’nun tercih ettiği şekilde, “radikal demokrat[ın]) sınıf görüşünden kaynaklanmaktadır.


Ulusal Demokratik Devrim

Bu makalede Mao’nun Yeni Demokratik Devrim (YDD) olarak adlandırdığı, oldukça önemli öğretilerini derinlemesine inceleyemeyiz ve buna ihtiyaç yok. Ancak anlaşılması gereken bir kaç temel nokta bulunmaktadır, ve bilhassa D’Mello’nun onları sunduğu biçimden farklı
olarak.

Mao, Çin’de devrimin iki aşamadan geçmesi gerektiğini savunmuştur ve ilk aşama; ülke dışı emperyalizme, feodalizme ve Mao’nun “bürokrat kapitalizm” olarak adlandırdığı emperyalizm ve feodalizme sıkıca bağlı bir çeşit kapitalizme karşı duran “Yeni Demokrasi[dir]”. Mao; öncü
komünist partisince temsil edilen proletaryanın, özellikle ezilmiş köylülere olmak üzere geniş kitlelere önderlik edebileceğini ve böylelikle devrimi tamamlayabileceğini savunmuştur. Mao’nun atılımının sürmekte olan önemini; emperyalist hâkimiyetten kurtulmanın dünya
genelindeki devrimlerde merkezi önemini koruduğu ve toplumun birçok özelliğinin hala feodalizmin kötü kokusu ile diğer pre-kapitalist sömürü sistemlerince damgalandığı bugün dahi görebiliriz.

Ancak D’Mello Mao’nun Yeni Demokrasi üzerine tezlerinin önemini işaret etmekte haklıysa da Maoizm’in ayırt edici özelliklerinden birinin “burjuva demokratik devrime karşıt olarak YDD kavrayışı” olduğunu savunurken bunun gerçekten hatalı bir anlayışını ortaya koymuştur.
Esasen Mao; tam olarak Çin’in bağımsız modern bir kapitalist ülke olmasını nesnel anlamda engelleyen yabancı hâkimiyetin ve yarı-feodalitenin hedef alındığı YDD’nin, toplumsal karakteri neticesinde burjuva demokratik olarak kaldığını oldukça açık bir
şekilde ifade etmektedir.

Mao, Yeni Demokratik Devrim’in “proleter dünya devriminin bir parçası” olduğu konusunda oldukça ısrar etmiştir, eski tipteki gibi burjuva demokratik devrimin bir parçası olduğunu değil. Mao; proletaryanın kendi öncü komünist partisi ile eline alacağı YDD önderliğinin ileri
kapitalist ülkelerdeki proleter devrime bağlı olduğunu ve içerisinde önemli sosyalist öğeler barındırdığını (yabancı emperyalizmin ve komprador-bürokrat kapitalizmin- Çin’deki geniş ölçekli kapitalizmin temel biçimi- hedef alınması dâhil olarak) ve böylelikle burjuva
demokrasisi ve kapitalizmin pekiştirilmesine karşıt olarak sosyalist devrimin temelini ortaya koyduğunu ve potansiyel olarak habercisi olduğunu savunur. Belki de D’Mello’nun YDD ve “burjuva demokrasisi” arasında yaptığı ayrımda bahsetmek istediği anlayış budur. Ancak
D’Mello’nun bunu kavrayışı Mao ve takipçilerininkinden oldukça farklıdır.

Ulusal demokratik devrimin “burjuva-demokratik” niteliğini reddetmek D’Mello’ya ziyadesiyle devrimci görünebilir. Hakikatte, özellikle üçüncü dünya öznelinde, sosyalist ve demokratik devrimleri tek bir bütün olarak değerlendirmek reformistlerin – özellikle de Troçkistlerin-  klasik hatalarındandır. UDD’yi “radikal demokrasi” çerçevesine oturtarak “sosyalist bir devrim” olarak lanse eden D’Mello, komünist devrimin proleter devrimci yanını kaçırmakta, komünist devrimi –toplumsal karakteri itibariyle ancak ve ancak burjuva olabilecek – demokratik devrimden ayırt etmekte güçlük çekmektedir. Bu, komünist partisine katılan ve hatta Çin’deki devrimin ilk aşamalarında yiğitçe çarpışan burjuva demokratlarının da maddi temelidir. Ne var ki, devrim sosyalist aşamaya geçerek derinleştiğinde bu önderlerin pek çoğu devrime karşı çıkmışlardır.

Emperyalizmin boyunduruğu altında olan ve hâlen feodalizmin ya da başka pre-kapitalist sömürü biçimlerinin yarattığı yaralardan zarar görmekte olan ülkelerde 21. yüzyılda devrimin nasıl ileri gidebileceği hakkında daha çok çalışma yapılması gerekmektedir. Ezilen ülkelerde[10] emperyalizmin sınıfsal yapıda içselleştiğini anlamanın da içinde bulduğunu, Avakian’ın dünyanın daha “iç-içe geçmiş” karakterine dair tezleri, bütün ülkelerdeki devrimlerin proleter enternasyonalist içeriğini daha bütünlüklü vurgulamak adına bir temel oluşturmaktadır.

Bir yandan emperyalizm dünyadaki bütün ülkelerin sosyo-ekonomik düzenlerine sirayet edip onları şekillendirmeye devam ederken, bir yandan da büyük değişimler meydana gelmeye devam etmektedir ve bu da elbette strateji ve taktiklerde daha ileri gelişimlere ön ayak olacaktır. Ancak Mao’nun Yeni Demokrasi üzerine tezi, devrimci stratejinin detaylandırılmasında hayatî bir referans ve bir başlangıç noktası olarak kalmaya devam edecektir. İran’da olabilecek olası bir devrimde güçlü bir bileşenin yeni yollarla kapitalist sömürünün yeni biçimlerine entegre olmuş dinci gericiliğe ve kadınlara yapılan ortaçağ baskılarına saldırmamasını hayal etmek mümkün değildir. Ve bizlerin daha önce defalarca görmüş olduğu gibi; “radikal demokrasi” perspektifinde “takılı” kalmış ezilen ülke devrimleri ya yenileceklerdir, ya da siyasi iktidarı ele geçirip konsolide etmeleri durumunda emperyalist dünya düzeninin hayat yıkıcı çarklarında hızlı bir şekilde “ehlileştirilip” bir başka çark hâline dönüştürüleceklerdir.

Devrimci komünizmin her tür baskı karşısında en eksiksiz kırılma olduğu önemli bir gerçektir. Bu, Rus Devrimi’nin hazırlık sürecinde bir komünistin bir sendika sekreteri olarak değil, “bir halk kürsüsü” olarak görülmesi hususunda Lenin’in vurguladığı bir noktadır. Mao’nun Yeni Demokrasi tezi ve Çin Devrimi’ndeki önderliği, proletaryanın kendi dar ekonomik çıkarları temelinde hareket etmek yerine bütün toplumu yepyeni bir aşamaya taşıyacak öncü savaşçılar olarak hareket etmesi politikasını vurgulamıştır. Ancak bu, D’Mello’nun ısrarcı bir şekilde dile getirdiği gibi komünizmi radikal demokrasi ile tahrip etmek anlamına gelmemektedir.

Bizlerin, komünistlerin böylesi bir aşamanın gerekli olduğu bir yerde demokratik devrime öncülük etme görevini omuzlamaları gerekliliğini tartışmaya açmadığımızı vurgulamak gereklidir. Ancak komünistler böylesi bir mücadeleyi üstlenip ona öncülük ederken, bunu “radikal demokratlar”ın yapacağı bir şekilde yapmazlar; komünistler bu mücadeleyi komünist toplumu yaratmanın daha geniş çerçevesine tabi kılar ve oraya yerleştirirler. Ulusal kurtuluşun ve demokrasinin özgül amacı ancak bu amacı ileriye taşıması hususunda önemlidir. Gerçekte D’Mello birçok Maoist’in deneyimlediği teorik olarak – “iki şeyi birleştirmek” (bu durumunda burjuva demokratik devrimi ve proletarya devrimini), olarak ifade edilebilecek şeyi formüle etmekte ve böyle yaparak bu ikisi arasındaki ayrımı ve ayrışmayı anlamak yerine ortaya bulanık bir karmaşa koymaktadır. Geçen on yılların deneyimi, bunun tam tersi bir sonuca işaret etmektedir: komünistler, komünizmi “radikal demokrasi” olarak yeniden ambalajlamak isteyen her türlü çabaya karşı direnmelidir: Bütün öncül toplumsal düzenlerden ve onlara denk düşen ideolojilerden – radikal demokrasi de dâhil olmak üzere – radikal bir kopuş dışında herhangi bir hakiki kurtuluş yoktur.

Yeni Demokratik Devrim, ilk karakterinde burjuva demokratiktir; ancak sürece proletarya tarafından önderlik edilmesi ve kimi belirli politikalar – eksiksiz bir kır devrimi, bürokratik kapitalist ve emperyalist mülkiye el konulması gibi – sebebiyle Yeni Demokratik Devrim kesin bir suretle direkt bir şekilde öncülüğünü ettiği sosyalist devrime yönelmelidir. Bunu doğru bir şekilde anlamamak hem sağ, hem de “sol” hatalara sebebiyet verecektir. “Sol” hata derken, komünistlerin devrimin başarması gereken gerçek demokratik görevlerin farkına varamaması, açık ve belli burjuva demokratları devrimci hareket içerisinde hoş görülmeyen davetsiz misafirler olarak değerlendirmeleri gösterilebilir. Ancak en büyük tehlike açık ara devrimci sürecin bir noktasında, iktidarın ulusal ölçekte zapt edilmesinden önce ya da sonra sosyalizm ve nihaî olarak komünizm amacının bütünüyle terk edilmesidir, tıpkı bugün Nepal’de görmekte olduğumuz gibi, açık bir sağ sapmadadır.

Proleter Önderlik Ne Anlama Gelmektedir?

 

Bizler Mao’nun tartıştığı “proleter önderlik” kavramını doğru olarak ne kadar anlayabiliyoruz? D’Mello, kimilerinin hâlen öne sürmekte oldukları şehir sanayi işçilerinin devrimin başında olmaları gerekliliği anlamına gelen mekanik görüşü reddetmekte haklıdır. Ancak D’Mello Marksizm’in proleter karakterinin nerede yattığını doğru bir şekilde anlayamamaktadır. Tarihin çöplüğünden bakılınca, kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak, kapitalist üretim biçimini aşıp komünizme varma ihtimalini taşıyan dünya ölçeğinde proletaryanın tarih sahnesine çıkmasıdır. Bu bilimsel olarak, proletaryanın tarihsel misyonu anlamına gelmektedir.

Ancak D’Mello bunu şu şekilde anlamaktadır (Benjamin Schwartz’dan alıntılayarak): “Maoizm’de proleter kelimesi doğru kolektif davranışın normu olarak ahlâkî özellikler bütününe işaret etmektedir – ‘özveri, kolektifin ihtiyaçları için sınırsız fedakârlık, gerilla benzeri kendine yeterlik, bitmez tükenmez enerji… çelik disiplin vs.’ – Proleter önderlik, bundan sonra bu değerler içerisinde sivrilen aydınlar, işçiler ve köylüler tarafından oluşturulacaktır.” Farklı toplumsal sınıflardan insanların proletaryanın dünya görüşünü benimseyebilecekleri kesinlikle doğrudur ve pek çokları da bunu yapmıştır. Böyle bir dünya görüşünün işçilerin kendileri arasında birdenbire ya da otomatik olarak oluşmadığı da (ezen ya da ezilen herhangi bir ülkede) mevcut gerçektir. Ancak proleter dünya görüşü “ahlâkî gerekliliklere” indirgenebilecek bir şey değildir, proleter dünya görüşünün ahlâkî bir bileşeni olduğunun farkına varılmasının önemli olduğu durumlarda dahi.

Schwartz’ın (ve D’Mello’nun) saydıkları proleter özelliklerin (özveri, kolektifin ihtiyaçları için sınırsız fedakârlık, gerilla benzeri kendine yeterlik, bitmez tükenmez enerji… çelik disiplin), yalnızca proleter devrimcilerle sınırlı olmadığının da farkına varılmalıdır. Tarih boyunca, pek çok ülkede aynı değerleri ortaya koymuş sayısız burjuva ve küçük burjuva devrimcileri vardır. (Burjuva) Fransız Devrimi’ne önderlik etmiş ve onun adına hayatını feda etmiş Robespierre “yozlaşmaz” olarak bilinmektedir. Sri Lanka’daki Tamil Kaplanları gibi ulusal örgütlerin pek çok kadrosunun D’Mello’nun işaret ettiği özellikleri paylaştığını söylemek yanlış mı olur?

Proleter dünya görüşü her şeyin üzerine, yalnız sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğünün ilerleyeceği sınıfsız komünist topluma giden toplumsal sürecin tanımlanması ve toplumu anlayıp dönüştürme bilimi meselesidir. Proletaryanın kimi çelik üyeleri meselesinden ya da “ahlâkî gerekliliklerin” vücut bulmuş kimi bireylerinin bir araya gelmesinden ziyade, üretim biçimi ile ilişkisi üzerinden bir sınıf olarak tanımlanan proletaryanın meselesidir. “Ancak bütün insanlığı özgürleştirerek proletarya kendi nihai özgürlüğünü sağlayabilir” anlamına gelen proletaryanın toplumsal koşullarını anlamak, Marx’ın açtığı bir çığırdı. Proletaryanın “bütün insanlığı kurtarmak” misyonu, revizyonizmin tipik kaba ekonomist ve işçici yorumlarının yüzüne çarpmaktadır ve Büyük Proleter Kültür Devrimi esnasında Çin’deki devrimcilerin Marx’ın bu alıntısını ilkesel bir slogan hâline getirmiş oldukları belirtilmelidir. Açık bir şekilde bu derin bir ahlâkî içeriğe sahiptir ancak bu sınıfsız demokrasi ve hümanizmin ahlâkî görevlerinde değil, bilimsel anlayış üzerinden gelişmiş ahlâktadır.

Mao – düşüncelerinin tali ve çelişkili kimi yönlerini bir kenara koyacak olursak – proletaryanın tutarlı ve eksiksiz bir temsilcisiydi. Mao’yu proletaryanın bir temsilcisi kılan, onun diyalektik ve tarihsel materyalist dünya görüşü ve proletaryanın en geniş tarihsel bağlamdaki sınıf çıkarlarına denk düşen, toplumu ileri taşıyarak somut bir biçimde bu toplumun sosyalizme ve komünizme ilerlemesine olanak tanıyacak iktisadi, siyasi ve ideolojik dönüşümlere yol açacak bir siyasi hatta önderlik etmiş olduğu gerçeğidir. Proleter devrimcileri Deng gibi kapitalist yolculardan ayıran, benimsedikleri siyasi ve iktisadi politikaların toplumu üzerine çekeceği yolun farklı oluşudur. Bu, onların temsil ettikleri sınıfın farklı olmasından kaynaklıdır. Sahiden de, Mao’nun Yeni Demokratik Devrim kavramı proletaryanın önderliği ile tutarlıdır. Evet, Mao’nun formüle ettiği biçimde Yeni Demokratik Devrim olgusu pek çok yönüyle D’Mello’nun betimlediği gibidir: Temel sınıf olarak köylülüğe dayanır, uzun süreli bir halk savaşı ile kırlardan kentleri kuşatmak suretiyle gelişir vesaire. Ne var ki, bu devrime önderlik eden sınıf proletaryadır ve Çin özgülünde proletarya Mao’nun önderliğindeki komünist partisinde yoğunlaşmıştı; çünkü komünist partisi devrimin demokratik aşamasını aşarak sosyalist aşamaya geçmeye muktedir bir siyasi hat izliyordu.

Mevzubahis olan sosyalist bir devrimi gerçekleştirmek olduğunda “tarafsızlık” imkân dâhilinde değildir. Başka bir deyişle: Şayet toplumu – gerektiğinde dönem dönem şiddetli kavgalara girmeyi ve komünizme doğru büyük atılımlarda bulunmayı göze almak pahasına – dönüştürmeye yönelik kararlı, bilinçli ve uzun süreli bir mücadele verilmiyorsa, toplumun üzerinde seyir yaptığı güzergâh kapitalist üretim ilişkilerinin temsilcileri tarafından, kapitalizmin normları uyarınca belirlenecektir. Bu sebepten ötürü yüzyılların sınıfsal sömürü koşullarından beslenen ataleti kırmak, günbegün, anbean gerçekleşen meta alım-satımının yarattığı kendiliğindenciliğe ve kapitalizmin ve kapitalist ideolojinin mihenk taşlarından biri olan ve sınıfsal farklılıklarla sömürüyü örtbas eden eş değerler mübadelesine – yani “birbirine eş değerdeki” metaların mübadelesine- (bu Kültür Devrimi’nde keskin bir biçimde eleştirilen burjuvalaşma hakkı ile bağlantılıdır)  karşı iktisadi, siyasi ve kültürel düzlemlerde bilinçli bir devrimci mücadele yürütmek elzemdir.

D’Mello bunu bu şekilde kavrayamamaktadır. Yine de, bu hususta yalnız olmadığını tekrar belirtmek gerekmektedir. Bob Avakian “komünistlerin çoğu, çoğunlukla komünist değildir” derken bu vaziyetten söz etmektedir. Komünist olmak için bir komünist partisine üye olmak yeterli değildir. Dahası, halk için savaşmak ve bedel ödemek de yeterli değildir. Devrimin başarısı ya da yenilgisi, ona önderlik eden ideolojik ve siyasi hatta bağlıdır. Bu hattın muhtevası, devrimci önderlerin komünizmi hedef bellemelerine bağlıdır; ama en temel anlamı ile bu hedefin benimsenmesinin mücadelenin farklı evrelerinde – ki buna burjuva demokratik evresi de dâhildir – başvurulacak strateji ve taktikleri de belirleyeceği bir gerçektir.

İşte Mao da yaşamının son yıllarında “ideolojik ve siyasi hattın doğruluğu her şeyi belirler” sözünü tastamam bu sebepten yinelemiş ve vurgulamıştır. Ne yazık ki parti üyelerinin ve orta düzey parti önderlerinin pek çoğu – belki de ilk evrede olan biteni pek de kavramaksızın – revizyonist darbeye destek çıkmışlardı. Dahası, aralarında eski düzenin muhafızlarına karşı şanlı bir savaş vermekte olan Hindistanlı Maoistler de dâhil olmak üzere, uluslar arası ölçekte de pek çok komünist ilk aşamada “Dörtler Çetesi’nin” tutuklanması ile doruğuna ulaşan bu darbe sürecini desteklemişlerdi.

İnsanların davranışsal normlarını ele alırken bunları, kendilerini belirleyen ideolojik ve siyasal çerçeveden bağımsız ele almamaya dikkat edilmelidir. Çin’deki kapitalist yolcuların devrimcileri “rahat, lakayt ve tembel” gibi sıfatlarla nasıl yaftaladıklarını ve devrimcilerin kapitalizmi yeniden inşa etmek için gece gündüz uğraşan “çalışkan kapitalist yolculardan” nasıl söz ettiklerini asla unutmamalıyız.

Nepal’deki devrim sürecinin çarkları tersine çevrilirken bu meselenin önemi bir kez daha hepimizin önüne ayan beyan serilmektedir. Nepal Komünist Partisi (Maoist)’in tüm üyeleri ve önderleri tarafından verilen mücadeleye ve ödenen bedellere kimsenin çamur atmaya hakkı yoktur, doğru; D’Mello’nun “ahlâki değerler” derken sözünü ettiği muhtemelen bu durumdur. Gelgelelim, Nepal Devrimi’nin sosyalist yarınlara kapıyı aralayıp dünya sosyalist devriminin günümüzde gerçekte ihtiyaç duyduğu kopuşu teşkil etme, ya da – anki sürecin göz kırptığı üzere – emekçilerin zincire vurulu olduğu bir burjuva cumhuriyetinin konsolidasyonuna yol açma olasılığı önderliğin siyasi ve ideolojik hattına bağlıdır. Nasıl ki burjuvazi ilk ortaya çıktığında tutumluluk ve disiplin ile özdeşleşmişse, revizyonistler ve kapitalist yolcular– süreç gerektirdiğinde – pekâlâ da “Takiye” kavramını bayrak edinebilirler[11].

Avakian’ın da dediği gibi: “Komünist önderlik kavramına dair ciddi kafa karışıklıkları ve yanlış fikirler dolanıyor ortalıkta. Bu kafa karışıklığı büyük ölçüde komünist devrimin ilke ve hedeflerine dair kafa karışıklıkları ile alakalıdır. Önderlik – özellikle de komünist önderlik – hat ile alakalıdır. Hat dediğimizde akla sadece kuramsal bir soyutlama gelmemelidir; ama bu tür soyutlamalar, gerçekliği, onun hareketini ve gelişimini doğru bir biçimde yansıttıkları ölçüde önemlidirler. Ne var ki, sürekli olarak özü itibariyle doğru kuramsal soyutlamalar oluşturabilmek; dünyayı komünizmin nihai hedefi doğrultusunda devrimci bir dönüşüme tâbi tutacak perspektifi, yöntemi, stratejiyi, programı ve politikaları formüle etmek, kullanmak ve başkalarını bunları uygulamaya geçirme maksadıyla inisiyatif almaya sevk etmek ve kendileri de bu sürece bizatihi katılmak; bu devrimci süreç boyunca sürekli olarak başkalarının bu tür becerilerini geliştirmelerini sağlamak komünist önderliğin özüdür.”

Maoizm Üçüncü Dünya Marksizm’i Midir?

D’Mello’nun Maoizm’i “radikal demokrasi” şeklinde nitelendirmesine yol açan anlayışı, Maoist hareketin içerisinde Maoizm’i özü itibariyle bir tür “Üçüncü Dünya Marksizm’i” olarak kavramaya dönük eğilim ile örtüşmektedir. Bu eğilim, genellikle Çin Komünist Partisi’nin önemli önderlerinden biri olan Lin Biao ile ilişkilendirilir[12]. Bu yaklaşım uyarınca Maoizm’i D’Mello’nun belirttiği kimi niteliklerle sınırlandırmak gerekmektedir: uzun süreli halk savaşı stratejisini başvurmak ve “dünyanın kırlarında” – yani Asya, Afrika ve Latin Amerika’da – devrim yapmak.

D’Mello Avrupa işçi sınıfının –Marx’ın beklentilerinin aksine – devrimci mücadeleyi zafere taşımayışına büyük önem atfetmektedir. Marx ve Engels’in tahayyül ettikleri dünya proleter devriminin dünyada daha sonradan vuku bulan değişikliklerden ciddi şekilde etkilenmiş olduğu su götürmez bir gerçektir. Lenin’in tahlil ettiği üzere kapitalizmin emperyalizme evrimi ileri kapitalist ülkelerdeki sınıfsal yapıyı ciddi şekilde etkilemiştir. Emperyalizm ile birlikte ileri kapitalist ülkelerde emperyalizmden nemalanan ve egemen sınıfların emperyalist politikalarını da tastamam bu sebepten destekleyen bir işçi aristokrasisi oluşmuştur; ama Komünist Parti Manifestosu’nda betimlenenden çok da farklı yaşamsal koşullara sahip olmayan bir işçi kesimi de varlığını sürdürmüştür. Lenin bu durumu bütünlüklü bir biçimde kavrıyor ve bunu işçi sınıfı saflarında böylesi bir bölünmenin söz konusu olduğu ülkeler için yeni devrimci stratejiler ve taktikler geliştirmenin çıkış noktası olarak görüyordu. Buradan yola çıkarak komünistleri proletaryanın daha alt katmanları içerisinde daha sağlam bir zemin oluşturmaya çağırıyordu. Lenin’in bu meseleye dair yaklaşımının yaygın şekilde biliniyor olmasına rağmen D’Mello’nun bu durumun “kıta Avrupa’sındaki işçiler arasında devrimci bir bilincin gelişimine engel olduğunu” ve Lenin’in bu gerçekliği “göremediğini” iddia etmesi şaşırtıcıdır.

Sahiden de, ileri kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının nispeten imtiyazlı konumu bu ülkelerin sınıfsal yapısını yansıtır ve işçilerin bu kesiminin düşünüş biçimini ciddi şekilde etkiler. Ne var ki, D’Mello bu hususa yaklaşırken makalesinde eleştirdiği kaba determinizme kapılmaktadır. Öncelikle, emperyalist ülkelerdeki proletaryanın sınıfsal işbirliğinin bir maddi zemini olduğu kadar, devrimci komünizme meyletmesine olanak tanıyacak bir zeminin mevcut olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu ikilik durumu mevcut iken sadece işçi sınıfının ciddi kesimlerinin burjuvalaşmış olduğuna dikkat çekmek yanlıştır. İleri kapitalist ülkelerde Siyahîler, göçmenler, ezilen kadınlar ve diğer başka pek çok ezilen proleter kesim vardır ve bunlar yaşamsal koşullarından kaynaklı olarak mevcut topluma nefret beslemektedirler. Dahası, yoğun sömürü koşulları ile yaygın bir sefalet, işçi sınıfının komünizm tarafından temsil edilen sınıf bilincine “otomatikman” kavuşmasına sebebiyet vermeye yeterli değildir. Gerçekten de, komünistlerin işçi sınıfına sınıf bilincini taşımaları gerekliliği Lenin’in düşüncelerinin temel taşlarındandır. Lenin bu düşünceyi Ne Yapmalı’da alabildiğine ikna edici bir üslupla ele almakta ve kendiliğinden mücadele ile sömürü koşullarının işçi sınıfının otomatik olarak bir sınıf bilincine kavuşması açısından yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. O, bu bilincin işçi sınıfına dışarıdan taşınması gerektiğini vurgulamaktadır. Elbette Lenin’in bu tezi Çarlık Rusya’sının sefalet ve baskı koşulları altında formüle etmiş olduğunu hatırlatmanın lüzumu yoktur.

D’Mello, Maoizm’i köylücü bir tür radikal demokrasi kalıbına oturtarak Lenin’in alabildiğine önemli katkılarını göz ardı etmektedir. Yani, dünyanın komünizme geçiş sürecinde komünist devrimin, proletaryanın diktatörlüğünün ve öncü partinin kurumsallaşmış önderliğinin rolünün bilimsel kavranışı anlamına gelen, komünist sentezin ayrılmaz bir parçası olan Leninizm’in rolünü göz ardı etmektedir[13].

Yığınların karşı karşıya olduğu sömürü ve baskının son derece yoğun olduğu ve kitlelerin farklı farklı ayağa kalkışlarının söz konusu olduğu ülkelerde bile bu koşulların varlığı komünist bilince yol açmamaktadır. 1960’larda ve 1970’lerde Asya, Afrika ve Latin Amerika’da devrimci mücadele doruk noktasına ulaşırken bu ülkelerdeki devrimcilerin kendiliğinden bilinci genelde devrimci ulusal kurtuluşçuluğun bir ya da diğer türü ile sınırlıydı. Bu bilince genelde “Maoist” bir cila atılıyordu; bunun sebebi de Çin’in bu mücadelelere kararlılıkla verdiği destekti. Esas sıkıntı, Maoistlerin de çoğunun devrimci ulusal kurtuluşçuluk ile devrimci komünizm arasındaki farklar hususunda kafa karışıklıklarına sahip olmalarıydı.

Günümüzde köktendincilik ve muhtelif oportünist yaklaşımlar gibi karşıdevrimci ideolojilerin dünyanın en ezilen ülkelerinin mazlum halk yığınlarını nasıl etki altına almış olduğunu apaçık biçimde görebiliyoruz. Durum böyleyken, komünist ideolojinin kendiliğinden gelişmesinin mümkün olmadığı hakikatini yadsımak hayli güç olmaktadır. Bu gerçeklik, bizleri kararlı bir ideolojik mücadele yürütmeye mecbur bırakmaktadır ve bizler bu mücadeleyi katiyen göz ardı edemeyiz.

1960’larda dünyayı kasıp kavuran ve Vietnam Savaşı ile doruk noktasına ulaşan ulusal kurtuluş mücadelelerini sonuna kadar desteklemek, Mao ve devrimci Çin açısından son derece önemliydi. Mao’nun haklı olarak “sosyal emperyalist” olarak nitelendirdiği Sovyetler Birliği ve onun hattını izleyen revizyonistler, bu ulusal kurtuluş hareketlerini baltalamaya ya da Sovyetler’in çıkarlarına hizmet edecek bir doğrultuya sokmaya uğraşıyorlardı. Haliyle, Mao bunlara karşı da mücadele etmek durumundaydı. Yine de, o zamanlar Mao’nun ve Çin Komünist Partisi’nin ezilen ülkelerdeki mücadelelere dair fikirlerinde de kimi sıkıntılar mevcuttu. Örneğin, bağımsız komünist örgütlenmelerin gelişimine azami desteği vermektense, burjuva ve küçük burjuva unsurlar ihtiva eden türlü ulusal kurtuluş cephelerine bel bağlamayı tercih ediyorlardı. Filistin Kurtuluş Örgütü ve Zimbabwe’de Robert Mugabe’nin önderliğindeki Zimbabwe Afrika Ulusal Birliği sözünü ettiklerimize örnektir. Mao’nun ömrünün son yıllarında SSCB’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ne yönelttiği askeri tehditler yoğunlaşıyordu. Bunun bir sonucu olarak da Mao SSCB’ye karşı olan kimi gerici devletlerle ittifaklar kurma girişimlerinde bile bulunmuştu. Mao’nun bu bağlamdaki hataları uluslar arası komünist hareketin bu tür hataları hususunda birer ilk olmadıkları gibi, en kötü olanları olduğu da söylenemez. Mesela İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, savaş esnasında ve sonrasında Stalin’in dünya devrimini SSCB’nin anki çıkarlarına tâbi kılışı çok daha ciddi bir hatadır. Gelgelelim, Mao – her ne kadar “kapitalist olmayan yoldan kalkınma gibi revizyonist tezleri reddetmişse de – bu alanda ciddi hatalar yapmıştır ve bu hataların da ağır sonuçları olmuştur. Bu düzlemdeki hatalar metot ve yaklaşım ile alakalı hatalar ile de ilişki içerisindedir.

“Maoizm’i” bir tür ulusal kurtuluş ideolojisi olarak ele alan hatalı eğilim Mao hayattayken de ÇKP saflarında mevcuttu. O dönemde dünyadaki pek çok devrimcinin, verilen mücadelenin hedef tahtasına salt emperyalizmi ve feodalizmi oturtuyor oluşları da bu eğilimi kuvvetlendiriyordu. Bir diğer deyişle, bahsi geçenler “burjuvazinin dar ufkunu aşmaktan aciz kalıyorlardı.” Mao’yu, destekçilerinin bir bölümü ile aynı kefeye koymak Mao’ya haksızlık etmek olacaktır. Yine de, burada da Maoizm’in çelişkilerinden birini görüyoruz: proletaryanın sınıfsal ve ulusal sınırları kaldırarak insanlığı yepyeni bir aşamaya taşıma yönündeki tarihsel görevi, Mao’nun ikiyi bir yaparak ulusların kurtuluşu ile komünizmi birlikte değerlendirme yönündeki tali – ancak bir o kadar gerçek – eğilimi ile eşzamanlı olarak varlığını sürdürmektedir. Bu eğilim Mao’nun sıklıkla alıntılanan “Çin koşullarında enternasyonalist olmak, yurtsever olmaktır” lafında vücut bulmaktadır. D’Mello Mao’nun muğlâk kimi ifadelerinden ve tali kimi hatalarından istifade ederek Mao’nun öğretilerinin bütününe komünizm-dışı bir tür “radikal demokrasi” kılıfı biçiyor.

Yığın Hattı

 

         Şimdi de D’Mello’nun Maoizm’in yığın hattı olgusuna yaklaşımına göz atmak gerekmektedir: “Bu, Maoizm’in belirgin ve ayırt edici bir yanıdır. Kitleleri farklı mücadele biçimlerine katmak ve yapılacakları kitlelerin kararlarını göz önünde bulundurarak belirlemek için bir yöntemdir. Böylelikle parti önderleri halkın fikirlerini doğru bir biçimde kavrayabilir, kitlelerin destekleyeceği ve doğrudan uygulamaya geçirebileceği politikalar üretebilirler.”

Mao gerçekten bir yığın hattı kuramı oluşturmuştu; ama bu, komünist hareketin dostları ile araştırmacılar kadar pek çok Maoistin de meselenin özünü kavrama hususunda basiretsizlik sergiledikleri bir alandır. Yığın hattı sadece kitleleri dinlemek, eleştirilerini dillendirmelerini teşvik etmek ya da düşüncelerini sistematik bir biçime sokmak demek değildir; ama bunlar da elbette Mao’nun anlayışının ve pratiğinin önemli temel taşlarıdır. Kitlelere komünistçe önderlik etmek demek, kitleleri ve kitlelerin düşünüş biçimlerini – ki bu onların düşünsel çelişkileri demektir – bütünlüklü bir biçimde anlamak demektir. Komünistler, devrimi, bu devrim için gerekli olan strateji ve taktikleri, daha da genel olarak devrimci komünizmi bütünlüklü ve bilimsel bir biçimde kavramak suretiyle kitlelerin temel çıkarlarına yoğunlaşan ve geniş halk yığınlarını mücadeleye seferber edecek sloganlar, politikalar vs. geliştirirler. Yığın hattı ilkesini, komünist sloganları ve politikaları kitlelerin kendiliğinden duygu ve anlayışlarının ampirik yansımasına indirgemenin bir biçimi olarak değerlendirmek son derece hatalı olacaktır. Eğer böyle olsaydı, komünistler her türden gerici fikri savunuyor olurlardı (sahiden de, yığın hattı ilkesinin revizyonistçe kavranışı tastamam buna yol açmaktadır). Mesela yığınların dini ya da kavmiyetçi hisleri ile uzlaşmak – bunlar ne kadar yaygın olurlarsa olsunlar – son derece zararlı olacaktır. Biz bu hatalı yaklaşımın Maoizm’i pratiğe dökmeyi arzu edenler tarafından da zaman zaman sergilendiğini biliyoruz.

D’Mello siyaset ve ideolojinin dinamik rolünü, bu düzlemlerde gerçekleşen mücadeleyi ve bu mücadelede komünistlerin üstlendikleri zorunlu rolü göz ardı etmektedir. Mao’nun bu ideolojik ve siyasi mücadelenin sürdürülmesine yaptığı vurgunun Maoizm’in temel direklerinden biri olduğunu bir kez daha not düşmeli; ama bunun D’Mello’nun metninde yok sayıldığını da belirtmeliyiz (bu elbette Mao’nun yığın hattına ve bilinç ile sınıfsal konum arasındaki ilişkiye dair düşüncelerinde D’Mello’nun popülist tutumuna malzeme sağlayabilecek kimi yönlerin olmadığı anlamına gelmemektedir, bu durumu aşağıda daha detaylıca irdeleyeceğim). D’Mello’nun methiyeler düzdüğü bu tür kuyrukçu bir yığın hattı algısı – ki geçmişte olduğu kadar günümüzde de pek çok Maoist bu algıyı paylaşmaktadır – devrimci teorinin devrimci sürece rehberlik ederkenki dinamik rolünü önemsizleştirmektedir. Bilimsel komünist teori kitlelerin duygu ve düşüncelerinin pasif bir yansıması katiyen olmadığı gibi, Avakian’ın da dediği üzere, bilimsel komünist teori daima “pratiğin ilerisinde koşmakla” yükümlüdür.

Uluslar arası komünist hareketin tarihinde yığın hattı ilkesini kitle kuyrukçuluğuna indirgeyen hatalı yaklaşım, Avakian’ın “proletaryanın somutlaştırılması” dediği olguya dair hatalı yaklaşımlardan beslenmektedir (burada “somutlaştırılma derken” sözü geçeni bir tür soyutlama olarak kavramak hatalı olacaktır; çünkü bu, proletarya uzun vadeli ve temel kimi çıkarları olan bir sınıftır ve bu çıkarların belirgin, somut tezahürleri vardır. Bu bağlamda da bahsedilen belli proleterler ve onların anlık çıkarlarına dair algılarıdır).

Biraz daha açacak olursak, bu somutlaştırma eğiliminin Büyük Proleter Kültür Devrimi’nde belirdiğini; ama Mao’nun savunduğu tezler ile zıtlığa düşecek bir biçimde vücut bulduğunu belirtmekte fayda vardır. BPKD sürecinde gerçekleşen karmaşık mücadeleler silsilesinden bir örnek verelim: kapitalist yolcular ülkede sosyalizmin geleceği tehlike altında iken, demagojik bir üslupla işçi sınıfının zam gibi anlık ve dar çıkarlarına sesleniyorlardı; ama Mao ve devrimciler işçileri “devlet meseleleri ile ilgilenmeye” çağırıyorlardı. Bu durum da elbette çelişkilerden arınmış değildi. Devrimciler, kavrayışlarını derinleştiriyor ve kitleleri o zamanlar Marksizm-Leninizm-Mao Zedung düşüncesi adı ile bilinen teoriyi daha bütünlüklü bir biçimde kavrayarak hatalı çizgilere karşı mücadeleyi etkin kılmaya çağırıyorlardı. Jang Çungçiao sınıfın kimi anlık ve yüzeysel hislerine karşı “ideolojinin en dinamik unsurunun teori olduğunu” savunuyordu.

Kitlelerin kendiliğinden his ve düşüncelerinin kavranışı ile devrimci komünist teori arasındaki bağa dair farklı fikirler Mao’nun yaşadığı dönemde de görülmektedir. Kültür Devrimi’nin ilk evrelerinde – ki D’Mello bunu sürecin doruk noktası olarak görmektedir – Lin Biao’nun sürekli olarak “kitle hareketinin ana-akım düşünceleri daima toplumun gelişimine hizmet eder ve daima akılcıdır” dediği anlatılmaktadır. Bu sav, yerini daha sonraları Mao’nun ÇKP’nin 1974’teki 10. Kongresinde vurguladığı şu slogana bırakmıştı: “Fırtınaya karşı yelken açmak Marksist-Leninistler açısından bir ilke gibidir.” O kongrenin raporlarına bakıldığında, sadece devrimci komünizmin doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi mümkün kılacağı anlayışının yer edindiği açıkça görülmektedir.

Burada bir kez daha Mao ve Çinli komünistlerin düşüncelerindeki kısmi ve hatalı kimi unsurları (bu bağlamda sözü geçen kitlelerin anlayışının daima doğru olduğu yönündeki görüştür), düşünsel gelişim süreçlerinin daha sonraki bir aşamasında doğru bir biçime sokarak bütünlüklü kuramsal çerçevelerine bilimsel bir şekilde oturttuklarını görüyoruz. D’Mello – belki de durumun pek de bilincinde olmaksızın – Mao’nun yaşamının daha sonraki evrelerinde reddettiği ve eleştirdiği görüşlerini hâlâ savunmakta ve bu hatalı teorilerden yola çıkarak çıkarımlarını oluşturmakta ısrar etmektedir. D’Mello’nun tarihin daha geri bir evresinde donup kalmış görüşlerindense, Avakian’ın kitleler ve komünistler arasındaki ilişkiye dair gelişkin anlayışı bizler açısından daha faydalı olacaktır elbette. Avakian belirleyici sorunları kitlelere sunup bu sorunları tartışmalarının, bu sorunları ve bu sorunları tartışmalarının önündeki engelleri aşmalarının önemine vurgu yapmaktadır. Şöyle diyor: “Bütün bunlarda esas mesele kitlelerin ‘kendilerini devrimci sürecin bir parçası’ hissetmelerini sağlamak değil, sorunlara gerçek çözümler bulmak, Partinin ve kitlelerin kendilerini geliştirmelerini sağlamaktır.”

“Hakikatin Yegâne Kıstası Pratiktir”

 

D’Mello’nun Maoist hareketteki pek çok kimsenin paylaştığı bir yanılgıyı vurguladığı bir diğer nokta ise “hakikati pratikte ara” şeklindeki Maoist özdeyişi ele alışıdır. D’Mello’nun alıntıladığı söze Mao’nun herhangi bir yazısında rastlamamış olmakla birlikte, Mao gerçekten de “hakikatin yegâne kıstası pratiktir” demiştir.

D’Mello, kitabına makalesini kattığı Paul Sweezy’nin bir alıntısından beslenerek, Marksizm’in şöyle bir tanımlanışını aktarıyor: “[Marksizm] yaşamı ve toplumsal pratiği açıklamaya yarayan bir rehberdir. Bu yüzden geçerliliği ancak pratikte verdiği meyveler ile teyit edilebilir.” D’Mello’nun cımbızladığı kısmın da ötesinde Sweezy’nin alıntısının bütününe bakınca bu yaklaşımın ne denli hatalı olduğunu görüyoruz: “Marksizm mistik değil, akılcı bir teoridir; ama bu tür teorilerin tamamında olduğu üzere, belirgin ya da bilimsel bir biçimde teyit edilmesi mümkün değildir. Bu, yaşamı ve toplumsal pratiği açıklamaya yarayan bir rehberdir. Bu yüzden geçerliliği ancak pratikte verdiği meyveler ile teyit edilebilir.” Burada esas sıkıntı, D’Mello’nun görmezden gelmeyi tercih ettiği kısımdır. Yani Sweezy’nin Marksizm’in geçerliliğini “kanıtlamanın” bilimsel bir temelinin olamayacağı yönündeki görüşünü[14].

Marksizm basit bir rehber değil, bir bilimdir. Her bilimde olduğu üzere sürekli olarak teyit edilmesi, zenginleştirilmesi, gerek varsa hatalarının onarılması gerekmektedir. Ne var ki bu, Marksizm’in ancak “verdiği meyveler aracılığı ile teyit edilebileceği” fikri ile bir değildir.

Mesela Mao’nun sosyalist toplumun doğasına ve partideki burjuva demokratların kapitalist yolculara evrilmelerine dair düşünceleri, kapitalist yeniden inşa tehlikesine dair tezleri, bu tarz bir yeniden inşanın Çin ve dünya halkları açısından yol açacaklarına dair öngörüleri, Deng Şiaoping’in darbesi tarafından test edilmiş ve bu biçimde bakacak olursak pratikte teyit edilmiştir. Gerçekten, özellikle de toplumbilimleri alanında böylesi etraflıca test edilmiş başka bilimsel tezlerden söz etmek alabildiğine güçtür[15].

Bu gerçeklerin ışığında, neden dünyanın diğer yerlerindeki Maoist güçlerin bu kadar azının Çin’deki darbeyi takiben olup biteni – en temel biçimiyle dahi olsa – kavramaktan aciz kaldıklarını bir değerlendirmekte fayda vardır. Pek çokları körü körüne Çin’in ardı sıra gitmeyi seçti; ama bunlar da birkaç sene içerisinde Çinli revizyonistlerin uluslararası Maoist güçlere gereksinim duymadıklarını zor yoldan anlayacaklardı.

Bu çöküşün çok sayıda sebebi olmakla birlikte, anlayış ve yaklaşıma dair kimi meseleler doğrudan buradaki tartışmamız ile ilintilidir. Örneğin pek çok insan “hakikatin kıstası olarak pratik” anlayışını – tıpkı burada D’Mello’nun Sweezy’den alıntıladığı gibi – son derece kaba bir biçimde benimsiyorlardı. Böylesi bir pragmatizme göre devrim yenilmişse – ki bu sahiden de kekremsi bir meyvedir – o halde bu Mao’nun ve onun düşüncelerinin “kabahatidir.” Bu algıya göre Mao’nun söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değildir. O halde bilim ve bilimin nesnel gerçekliği en doğru yansıtan olarak tanımladığı hakikat olgusu yerine, bu hatalı yaklaşım bizlere hakikati faydaya indirgeyen son derece öznel bir kıstas vermektedir.

Ne yazık ki, D’Mello’nun hakikati değerlendirirken başvurduğu bu “fayda” kıstası pek çok Maoist’in de algısının değişmez bir parçası hâlini almıştır. Bu durumun pek çok tezahürü vardır ve “işe yarıyorsa doğrudur” pragmatizmi ile bir şeylerin sonuçlarına dair “eğer işe yaramıyorsa yanlıştır” şeklindeki yaklaşımlar da yine bu metodolojik yanılsamanın ürünüdürler. BPKD’nin “başarısızlığı” (ki buna yenilgi demek çok daha doğru olacaktır) pek çok “Maoist” için Çin’in yeni liderlerini desteklemeyi ya da bütünüyle Maoizm’i bırakmayı meşrulaştırıcı bir durum olarak görülüyordu.

Maoist hareketin büyük çoğunluğunda varlığını sürdüren – D’Mello’nun da makalesinde savunduğu – “hakikatin kıstası olarak pratik” algısı son derece dar ve kıt bir “pratik” tanımlamasından yola çıkmaktadır. Buna göre pratik dolaysız ve ani tecrübedir, teori ise yalnızca bu tür bir pratiğin ampirik genellemesidir. Oysa toplumsal pratik kişinin doğrudan mücadelesinden ibaret değildir. Uluslar arası ve tarihsel tecrübe ve pratik de alabildiğine önemlidir. BPKD ile Sovyet ve Çin Devrimleri pratiklerinin yeni teoriler geliştirme hususunda en önemli deneyimler oldukları asla unutulmamalıdır. [16]

Dahası, en geniş anlamı ile ele alındığında bile devrimci teori sadece proletaryanın deneyiminden yola çıkarak da oluşmaz. Doğa bilimleri gibi alanlardaki ilerlemeler de bilimsel, devrimci komünist dünya görüşünü besleyen bilgi kaynaklarıdır. Mesela fizikteki belirsizlik ilkesini ve matematikteki son gelişmeleri kavrayarak çizgisel mekanik materyalizmi geliştirmek mümkündür. Böylelikle de doğa ve toplum kanunlarına dair daha doğru, daha diyalektik ve daha bilimsel bir anlayış geliştirilebilir. Özellikle de zorunluluk, nedensellik, ihtimal ve tesadüf olguları arasındaki ilişki daha net kavranabilir.

Marksizm de insanlığın farklı faaliyet alanlarında yoğunlaşan bilgi birikiminin bir ürünü değil midir? Bir yandan Lenin’in “Marksizm’in Üç Kaynağı ve Üç Temel Dayanağı” metni sayesinde bu alabildiğine aşikâr bir hâl almıştır. Buna rağmen Maoist hareket saflarında pragmatist ve ampirik bir epistemolojik anlayış, Mao’nun “hakikatin yegâne kıstası pratiktir” lafının arkasına sığınarak varlığını korumuştur.

Son Notlar

        

         D’Mello’nun radikal demokrasinin biçimleri olarak gördüğü Marksizm’e ve Maoizm’e dair siyasi yaklaşımın temel çıkarımları sosyalist devrimlerin özünde hatalı olduğu, “Marx’tan ilham alan tüm devrimlerin sadece bir azınlığın desteği ile gerçekleştirildiği” ve gerekli olanın “çoğunluğun desteğini almaya muktedir radikal demokrasi anlayışına bağlılık” olduğu görüşlerinde vücut bulmaktadır. Bu meselenin bütünlüklü bir tartışmasına giremeyeceksek de birtakım görüşlerimi paylaşmak istiyorum:

Nesnel olarak, sosyalist devrim nüfusun büyük çoğunluğunun yararınadır. Ne var ki, bu devrimin çoğunluğun onayını almaksızın ilerlememesi gerektiği görüşünden bütünü ile farklıdır. Gerçekte, devrim kaçınılmaz olarak bir azınlığın desteği ile başlamak durumundadır; ama bilinçli bir azınlığın verdiği mücadelenin halkın daha geniş kesimlerini sürekli olarak bu kavgaya seferber etmelerine olanak tanıyacak bir maddi zemin daima vardır. Bu durum, baskının ve istikrarsızlığın yoğun olduğu ve hâkim sınıfların meşruiyetinin olmadığı ülkeler açısından da geçerlidir. Örneğin, şunu soracak olalım: 1996 senesinin Nepal’inde, halk savaşının başlatılmasının ülke nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından desteklendiğini kim iddia edebilir? Ya da 1980’nin Peru’sunda? Ya da 1927’nin Çin’inde? Bütün ülke çapında ele aldığımızda bu iddia alabildiğine mesnetsiz kılınmakta ise bile, bahsi geçen ülkede silahlı mücadelenin başlatıldığı bölgede – örneğin Peru’da Ayacucho’da ve Nepal’de Rolpa’da – bile halkın çoğunun bu mücadeleyi en başından itibaren desteklemediği açıktır. Bunu derken, toplumun geniş bir kesiminin, en ağır koşullara maruz bırakılan yoksul kırlık bölgelerdeki insanlar da dâhil olmak üzere, devrimci mücadelenin başlatılmasından korktukları gerçeğine dikkat çekmeyi istiyorum. Çünkü halk, gerici sınıfların ve onların silahlı kolluk kuvvetlerinin kafasını kaldırmaya cüret edenlere yönelttiği vahşeti pekâlâ bilmektedir. Peru Komünist Partisi gerillaları mücadelenin ilk 6 ay ilâ 1 yılında – halk henüz devrimcilerin gücüne onlara kapılarını açacak kadar güvenmediği için – mağaralarda konaklamak zorunda kalmışlardı.

Benzer bir durum, siyasi iktidar ele geçirildikten sonra da söz konusu olabilir. Başka bir deyişle, nicel bir çoğunluk –çeşitli sebeplerle – devrimin en önemli ve belirleyici anlarında eski düzenin yeniden inşasına hizmet edecek bir siyasi hattı ve önderliği izlemeye ikna edilebilir ya da zorlanabilir. BPKD’nin son yıllarında küresel emperyalizmin baskılarının, kitlelerin eşitsiz bilinç seviyelerinin ve revizyonist hattın gerçek muhtevasına dair halk arasındaki kafa karışıklıklarının bir sonucu olarak kapitalist yolcular nüfusun ciddi kesimlerinin desteğini elde etmeyi başarmışlardır. Dahası, biraz daha tali olmakla birlikte, 1976 senesinde devrimci ve karşıdevrimci güçler arasında görülen dengesizlikte devrimci güçlerin hatalarının da payı vardır. Yine de, şayet Hua Guofeng’in darbesi bir seçim ile onaylanmış olsaydı, daha meşru olur muydu? Devrimciler karşıdevrimi gördüklerinde “ne yapalım, halkın tercihi bu” diyerek yüz mü çevirmelilerdi?

Sosyalist devrim nüfusun ezici çoğunluğunun çıkarları uyarınca olan bir devrimdir ve temelde de daima kitlelere sırt vermek durumundadır; ama kitlelerin arasında ileri, orta ve geri kesimler vardır. Sosyalist toplumda bile geniş halk kitleleri uzun vadeli çıkarlarının ya da bu çıkarları gerçekleştirmenin yollarının bilincinde olmayabilirler ve bu yüzden de daima öncü komünist bir önderliğe gereksinim vardır. Kitleler devletin meselelerine dair karar alabilmek için sürekli olarak seferber edilmeli, çeşitli devlet kurumlarında aktif rol almaya teşvik edilmeli, toplumun üzerinde ilerlediği doğrultuya dair daha fazla sorumluluk almalı, karar alma mekanizmalarına daha fazla katılmalıdırlar. Bu elbette kitlelerin dolaysız hâkimiyeti anlamına gelmemektedir, otoritenin bir kısmı proletaryanın diktatörlüğünün temsilcilerine pay edilmelidir. Devlete uzun bir tarihsel süreç boyunca gerek duyulacaktır ve dahası, emperyalizmin varlığını koruduğu bir dünyada düzenli bir orduya da gerek vardır.

Gelecekteki sosyalist toplumlarda, özellikle de devrim öncesinde ezilen ülkelerde, kır ile kent arasında ciddi farklılıkların olması kaçınılmazdır. Her ülkede kafa ile kol emeği arasında bir ayrılık varlığını sürdürecektir ve kadın ile erkek arasındaki çelişki de uzunca bir süre var olacaktır. Bütün bu farklılıklar, devrimin geriye çevrilmesine zemin teşkil etmektedir ve Mao bu sorunların çözümüne dair ciddi şekilde kafa yormuştur. Eğer doğru bir biçimde ele alınırlarsa bu çelişkiler toplumun ilerlemesini de sağlayabilirler; ama bu sorunları görmezden gelerek kaybolmalarını beklemek hiçbir işe yaramayacaktır.

Bu durum, Avakian’ın sosyalist bir ülkede resmi ideoloji kurulmasına yönelttiği eleştiri ile ilişkilidir. Bu, SSCB için olduğu kadar Çin için de geçerliydi, nitekim 1975 Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası’nda şöyle bir ifade yer almaktadır: “Ulusumuzun düşünüşüne rehberlik eden teorik zemin Marksizm-Leninizm-Mao Zedung Düşüncesi’dir.” Oysa geçmişteki devrimlerde toplumun geniş kesimleri (mesela dini inanç sahibi kimseler), ki bunların ciddi bir kısmı sosyalist düzenin reel ya da potansiyel destekçileridir,  komünist ideolojiyi desteklemiyorlardı. Bu gerçekliği reddetmek hatalı ve zararlı olacaktır. Şüphesiz gelecekteki devrimlerde böylesi bir durum söz konusu olacaktır. Dahası, toplumun tamamının komünist ideolojiyi benimsemesini savunmak – her ne kadar pek çokları henüz buna kazanılmamışken–  komünizme doğru ilerleyişe katkıda bulunacak çok-yönlü ve çizgisel olmayan düşünsel süreçlerin yaratıcı enerjisini açığa çıkarmayı ve kullanmayı güçleştirecektir kuşkusuz. Avakian’ın belirttiği üzere, öncü parti, düşünsel düzlemde sürekli olarak “ölümün eşiğine varılan” bir diyalektik sürece önderlik etmek, bir yandan da devrimci dönüşümleri sürdürmek için savaşımını sürdürmek zorundadır. Bu bağlamda Avakian sosyalist toplumda muhalefetin daha da teşvik edilmesi konusunda ısrarcıdır. Böylelikle John Stuart Mill’in şu ilkesi daha doğru bir biçimde ele alınarak pratiğe dökülebilir: “İnsanların fikirleri sadece o fikirlere karşı çıkanlardan değil, o fikirleri gönülden inananlardan dinleyebilmeleri son derece önemlidir.”

Ne var ki D’Mello komünist önderlik ile halk kitleleri arasındaki çelişkiye kendi “radikal demokrat” perspektifinden baktığı için sorunu da, çözümü de algılama hususunda basiretsizlik sergilemektedir. SSCB’de sosyalizmin gelişimini betimlerken D’Mello’nun sıklıkla alıntıladığı şahıs, İngiliz sosyal demokrat siyasetçi Ralph Milliband’dır:

“Lenin’in sosyalist devlet tahayyülü, Bolşeviklerin iktidara gelişi ile birlikte yok oldu. Yine e Devlet ve Devrim’de ördüğü perspektifi bir kez olsun reddetmedi. O halde Lenin’in ‘devletin halkın öz-yönetimine kesinkes tâbi olduğu bir toplum’u yaratmayı arzu ettiğini söyleyebilir miyiz? Bu bağlamda teori ve pratik arasındaki tutarsızlık daha derin olamazdı… Neticede, Şubat 1917’deki toplumsal devinimin içinden kendiliğinden filizlenen Sovyetler Kongresi’ne – yani işçilerin ve köylülerin özyönetim araçları olmaya muktedir sovyetlere – ne olduğunu hangimiz unutabiliriz ki? 1918 yazına gelindiğinde bu sovyetlerin varlığı sadece kâğıt üzerindeydi. Sahiden de, proletaryanın diktatörlüğü, tek bir partinin önderliği olmadan imkânsız görünüyordu ve bu yüzden de sosyalist çoğulculuk bir kenara itildi.”

 

Milliband’ın – D’Mello tarafından alıntılanan – Devlet ve Devrim’e dair tartışmaları korkunç bir çarpıtmadan ibarettir. Milliband ve onu savunan D’Mello Lenin’in bu temel eserinin amacının proletarya diktatörlüğünün lehine bir savunu olmak olduğunu sahne arkasına itmek istiyorlar!

Günümüz Maoist hareketi içinde dönen tartışmalara aşina olanlar, Milliband/D’Mello hattı ile 1990’ların Hindistan’ındaki eski Maoist K.Venu ve yakın zamanda Nepal’deki Baburam Bhattarai’nin 20. yüzyıl proleter devrimlerine tek yanlı yaklaşımlarının bir ürünü olarak ileri sürdükleri “proleter demokrasi” olgusunun revizyonistçe çarpıtılmış hâli arasında bir paralellik kuracaklardır kuşkusuz.

Burada birtakım temel noktayı vurgulamak istiyorum. Siyasi iktidarın biçim ve yapıları ile kitle inisiyatifinin son derece önemli olduğu gerçektir; ama kitlelerin gerçek hâkimiyetini garantileyecek sihirli yapılardan (bu ister sovyet olsun, ister başka bir şey) söz etmek mümkün değildir. Şüphesiz, burjuva demokrasisinin “herkese oy hakkı” verme özelliğinin tarihin her evresinde, dünyanın her ülkesinde ufak bir azınlığın – yani sömürücü sınıfların – iktidarını meşrulaştırmak için defalarca kullanılmıştır. Dahası, işçi konseylerinin (sovyetlerin) ya da benzer kurumların tek başlarına kitlelerin iktidar aygıtlarına gerçek ve etkin katılımı sorununu kendiliğinden çözmeye, ya da daha da önemlisi, toplumun proletaryanın sınıf çıkarları uyarınca sınıflı toplumu nihai şekilde aşacak güzergâhta ilerlemesini garantilemeye güçleri yoktur. İş “radikal demokratlara” geldiğinde de, bu kimselerin iktidarı aldıkları vakit en baskıcı zorbalara dönüştüklerini asla unutmamalıyız. Nasır Mısır’da iktidara geldiğinde ele geçirdiği askeriye sayesinde kitle hareketini bastırmış, binlerce komünisti ve siyasi muhalifi tutuklatarak işkence hanelere ve temerküz kamplarına yollamıştır.

D’Mello’nun Mao’nun “hâkim bir elit kesime” karşı mücadeleye yaptığı vurgu Mao’nun sosyalist toplumda sınıf mücadelesini sürdürmeye yaklaşımı ile örtüştüğü izlenimini yaratmaktadır. Gelgelelim, D’Mello’nun yaklaşımı önderler ile önderlik edilenler arasındaki çelişkiyi, sosyalist toplumun iktisadi zemininde bulunan ve yeni bir burjuvazinin oluşumuna olanak tanıyan çelişkilerden kopuk bir biçimde ele almaktadır. Bir diğer ifade ile: Planlayıcılara, idarecilere önderlere sosyalist toplumda da gerek duyulacaktır. Esas olan, bu unsurların uygulayacakları siyasi hattır ve bu meselede parti önderleri de merkezi bir rol üstlenmektedirler. Önderlik ile önderlik edilen arasındaki farklılıkların daraltılmasını, burjuvalaşma hakkı ile değer yasasının gitgide yok edilmesini ve kitlelerin sürekli olarak daha geniş kesimlerinin karar alma mekanizmalarına çekilmelerini sağlayarak ülkenin sosyalist güzergâhta ilerlemesini sağlayacak olan, proleter devrimci siyasi hattır. Şayet kapitalist hat galip gelirse – ki SSCB’de Hruşçof’un iktidara gelmesi, Çin’de de Mao’nun ölümünü takiben gerçekleşen darbe bu durumun tarihsel örnekleridir – eski toplumun işbölümü, değer yasası vs. gibi tüm alamet-i farikaları ve kapitalizmin tüm tiksindirici yanları geri dönecektir.

D’Mello sosyalist toplumun sınıfsal çelişkilerini ve sınıfsal görevlerini göz ardı ederek yekpare bir “hâkim elite” karşı mücadeleyi savunmaktadır; ama bu Mao’nun teorisi ile de, önderlik ettiği pratik ile de bütünüyle alakasızdır. Bir tutam kafa karışıklığı olmanın da ötesinde, bu materyalizm dışı yaklaşım ancak popülist demagojiye kapı aralamaktadır. Sosyalist toplumdaki kapitalist yolcular bu tarz bir demagojiyi günümüzün gerici toplumlarındaki popülist demagoglar kadar iyi becerebilmektedir. Hua Guofeng ile Deng Şiaoping tarafından 1976’da gerçekleştirilen darbeyi takiben demagojik söylevlere bir örnek verelim: Jiang Çing, iskambil kâğıtları oynadığı ve Batılı filmler izlediği için “yozlaşmış” bir kimse olarak nitelendirilmişti ve maalesef uluslar arası ölçekte pek çok yoldaş bu tarz iftiralara kanmıştı.

***

Devrimci komünizm, burjuvazininkinden farklı bir demokrasiye gereksinim duymaktadır. Öyle bir demokrasi ki, proletaryanın diktatörlüğünü kuvvetlendirmeli, kitlelerin geniş kesimlerini karar alma mekanizmalarına katmalı ve toplumun komünizme ilerleyişini garanti altına almalıdır[17]. Bizler, tarihsel deneyimlerimiz ışığında, bu güzergâhtaki seyri muhafaza etmek için çetin savaşlara girilmesi gerektiğini biliyoruz. Dahası bizler, devrimin doğurduğu yapıların kitlelerin bir kez daha köleleştirilmesine ve toplumun kapitalizme geri çekilmesine yarayan araçlara çevrilebileceğini de pekâlâ biliyoruz. SSCB’de ve Çin’de olan tastamam buydu çünkü. Canlı bir tartışma ortamı ve yaygın siyasi-ideolojik mücadele süreçleri göze “dağınık” ve karmaşık görünebilirler; ancak sosyalist güzergâh üzerinde kalınması ve sosyalist devletin muhtevasının değiştirilmesinin engellenmesi açısından olumlu koşulların var edilmesine olanak tanımaktadırlar. Öte yandan, siyasi ve ideolojik mücadeleyi sınırlandırmanın, kitlelerden gizlice düzenlemenin ve hatta bastırmaya kalkmanın kapitalizmin lehine çalışanların ekmeğine yağ sürdüğü aleni bir gerçektir. Ne var ki, coşkulu ve canlı bir sosyalist toplumun var edilmesi sorunu, özünde bir demokrasi sorunu değildir.

Avakian’ın yeni sentezi, komünizm doğrultusundaki ilerlemeyi güçlendirmek için yaratıcılığı ve deneylemeyi açığa çıkarmak, tartışmaları ve muhalefeti teşvik etmek, kafa ile kol emeği ve önderlik ile önderlik edilen arasındaki çelişkileri sınırlandırıp nihai olarak aşmak açısından yepyeni bir kuramsal çerçevedir. Onun sunduğu bu çerçeve sayesinde toplumun komünizme ilerlemekte kararlı kesimleri ile toplumun daha geniş ve çelişkili kesimleri arasındaki çelişki daha doğru ele alınabilinir. Bu yaklaşım “ciddi esnekliğe sahip katı çekirdek” formülasyonunda yoğunlaşmıştır. Buna göre, bir yandan toplumda sürekli olarak genişleyen bir güç olmalıdır ve buna önderlik eden unsur devrimci komünist partisi olmalıdır. Komünist partisi, komünizme ilerleme konusunda kararlı, mücadeleyi ileri aşamalara taşımaya adanmış, her tür güçlüğü ve zorluğu aşmaya hazır olmalıdır. Bu “katı çekirdek”tir. Ama bu katı çekirdeği sürekli olarak kuvvetlendirmek için geniş bir düşünsel ve pratik faaliyete olanak tanınmalıdır. Toplumdaki insanlar her yönü ile pek çok farklı fikri ve programı denemeli, bunlara kafa yormalıdır. Bu geniş çaplı ve çeşitli faaliyetler bütünü de öncü parti, yani “katı çekirdek” tarafından bütünlüklü bir şekilde “sahiplenilmeli,” böylelikle komünizmin geniş yolunda, farklı patikalardan ilerlemek suretiyle ilerlenebilecektir.

Canlı, heyecanlı bir sosyalist toplumu var etmek için gerekli zemin mevcuttur. Öyle bir toplum ki, sadece kitlelerin beklentilerini karşılamakla kalmayacak, iktisadi, siyasi kurumların, kültürün ve insan-insan ilişkilerinin sürekli devrimcileşmesine olanak tanıyarak dur durak bilmeksizin komünist bir dünyaya doğru ilerleyecektir. İnsanların gerçekten serpilip gelişecekleri ve bu gezegene sahip çıkabilecekleri bir dünyaya giden yolu örmek için gerekli zemin mevcuttur. Farklı bir şekilde ifade edecek olursak: Önümüzdeki zorlu görev, komünist devrimin yeni evresini başlatmaktır.


[1] Bu çeşit bir anlayış, bir zamanlar Çin Komünist Partisi’nde Mao’nun resmi halefi olarak gösterilen, Lin Biao çizgisiyle önemli benzerlikler taşır. Lin, zamanın birçok yanlış anlayışını ve çizgisini teorileştiren ve derleyen Yaşasın Halk Savaşı’nın Zaferi!  isimli çalışmasıyla birçoklarını etkilemiştir. Diğer problemlerin arasında; halk savaşını başlatmak, ideolojik ve politik çizginin doğruluğunu ölçmek için belirleyici bir kriter haline gelmişti. Dünyanın “yeni bir çağ’a”  girdiğini ve Lenin’in emperyalizm çağına ilişkin bulduğu temel yasaların artık belirleyici olmadığını savunan bir analizin bağlamında yukarıdaki ifade merkeze yerleştirilmiştir. Bu görüşe göre, dünya devriminin ilerletilmesi için gerekli olan şey, indirgemeci bir yöntemle, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelelerine eşitlenmiş ve hapsedilmiştir. Bu çizgi; Vietnam’da ABD taarruzuna karşı verilen kahramanca mücadele de dahil olmak üzere, 1960’larda dünya çapında verilen benzeri mücadelelerin zemininde ilgi çekmeye başlamıştır.

[2] Diğer birçok kimse, Çin’deki yenilgiyi Mao’nun önderliğinde Marksizm’in tüm bu gelişimine karşı çıkmak için kullanmış, Arnavutluk’taki Enver Hoca’yı takip etmiştir. Enver Hoca; Mao’nun sosyalizmin çelişkisel doğasına ve devrimi proletarya diktatörlüğü altında sürdürmenin gerekliliğine dair tüm tezlerine karşı çıkarken, bunun yerine Stalin’in anlayışının bir karikatürüne geri dönülmesini savunmuştur. “Mao Zedung’a karşı Dogmato-Revizyonist Saldırıyı Geri Püskürtmek,” The Communist, Sayı 5, 1979.

[3] Avakian’ın özetlediği şekilde: “Bu yeni sentez, komünist hareket ve sosyalist topluma ilişkin deneyimlerin olumlu yönlerinin yeniden biçimlendirilmesi ve birleştirilmesini içerirken; aynı zamanda daha derinlerde ve sıkıca kök salmış bilimsel bir eğilim, yöntem ve yaklaşım edinebilmek adına bu deneyimin felsefi, ideolojik ve politik boyutlarındaki olumsuz yanlardan da dersler çıkarılmasını içerir. Bu yalnızca devrim yapabilmek ve gücü ele geçirmek için değil,  toplumun maddi gereksinimlerini ve halk yığınlarının ihtiyaçlarını sosyalist bir toplumda  giderek daha etkin bir şekilde karşılayabilmek içindir. Dünya devrimci mücadelesini aktif bir biçimde destekler ve aynı zamanda, geniş kapsamlı bir anlayışla dünya arenası ile burada verilen mücadelenin en temel ve önemli olduğunun bilinciyle hareket ederken; geçmişin derin yaralarını sarmak ve toplumun devrimci dönüşümünü sürdürmeyi de amaçlamaktadır. İnsanların düşünsel ve kültürel ihtiyaçlarını ifade edebilmeleri için niteliksel anlamda daha fazla alan sağlamak; farklı fikirler ve düşünce okulları arasındaki tartışmaların giderek genişleyen bir kapsamda gerçekleşmesine imkan sağlayarak bilim, sanat ve kültür alanlarında ya da genel olarak düşünsel hayatta daha çeşitli ve zengin bir araştırma ile deneyimlemeye imkan sağlamak içindir. Bunlar ayrıca bireysel girişimler ve yaratıcılığın, bireyin ‘sivil toplum’ nezdinde devletten bağımsız bir şekilde etkileşimine imkan vererek bireysel hakların korunmasını da desteklemektedir. Geniş kapsamda, yardımsever ve kolektif bir çerçevede gerçekleşmesi istenen tüm bunlar; aynı zamanda devlet gücünün korunduğu ve – o ülkede ve dünya genelinde- proleter devrimin çıkarlarına hizmet eden bir devrimci devlet gücü olarak daha da geliştiği ölçüde, ekonomi ile toplumun genel yönelimi itibariyle merkezi ve öncü öğe olan bu devletin aynı zamanda kendisi mütemadiyen -komünizmin dünya çapında bir kazanımı olarak gerçekleşecek devletin ilgasına doğru ilerlemenin can alıcı kısmı olarak- geçmiş tüm devletlerden radikal anlamda farklı bir şeye dönüşmesine de evet demektir.

Bir bakıma, yeni sentezin;bir tarafta sosyalist toplumlar ve uluslararası komünist hareketin önceki deneyimlerine dair ve, diğer tarafta da bu deneyimin pek çok farklı bakış açısından yöneltilmiş pek çok eleştirisinin daha geniş kapsamlı bir sentezi olduğu söylenebilir. Ancak bu; yeni sentezin, bu deneyimin ve bu deneyime yöneltilen eleştirilerin basit bir ‘toplamı’ olduğunu ifade etmemektedir. Yeni sentez, bu şeylerin eklektik bir birleşimi değil; tüm bunların bilimsel, materyalist ve diyalektik bir bakış açısı ve yöntem temelinde elekten geçirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ve yeniden birleştirilmesidir. Komünizme doğru ilerlemenin sürdürülmesi ihtiyacı ile bu bakış açısı ve yöntemin işaret etmeyi sürdürdüğü bir amaca ve ihtiyaca ilişkindir – ve bu ne kadar baştan sona ve derinlemesine ele alınır ve uygulanırsa, bu amacı ve ihtiyacı o kadar kesin olarak işaret eder.” Bob Avakian, “Making Revolution and Emancipating Humanity”, Part 1, http://revcom.us/avakian/makingrevolution/ and included in Revolution and Communism: A Foundation and Strategic Orientation, a Revolution pamphlet, p.35-36.

[4] “Fransa’da insanların zihinlerini gelmekte olan devrime hazırlayan o büyük insanlar, kendileri de alabildiğine devrimci bir şekilde yaşıyorlardı. Hiçbir dışsal otoriteyi tanımadıkları bir gerçektir. Din, doğa tasavvurları, toplum, siyasi sistemler… Her şeyi en sert eleştirilere tâbi tutuyorlardı, her şey kendisini aklın mahkemesinde aklatmak ya da varlığını yitirmek durumundaydı…”

“Bugün bu akıl aleminin burjuvazinin idealize aleminden başka bir şey olmadığını biliyoruz. Kavranışında vücut bulan ebedi adaletin burjuva adaletinden başka bir şey olmadığını; eşitliğin, burjuvazinin hukuk karşısındaki eşitlik algısından öte gitmediğini; insan hakkının burjuva mülkiyet hakkı üzerine inşa edildiğini; aklın egemenliği ve Rousseau’nun toplum sözleşmesinin tarih sahnesine çıkarkenki yegâne tezahürünün burjuva demokratik cumhuriyeti olduğunu biliyoruz. 18. Yüzyılın büyük düşünürleri, tıpkı öncülleri gibi kendi devirlerinin sınırlarını aşamazlardı.” Friedrich Engels, Anti-Dühring  (Peking, Foreign Languages Press, 1975), sf: 20-21

[5] “… modern toplumda sınıfların varlığını ve onların arasındaki mücadeleyi ben keşfetmiş değilim. Benden çok önce burjuva tarihçileri bu sınıflar mücadelesinin tarihsel gelişimini betimlemişlerdir ve burjuva iktisatçıları sınıfların anatomilerini ortaya dökmüşlerdir. Benim tek yaptığım: I- Sınıfların varlığının üretimin gelişimi tarihindeki basit bir aşamadan ibaret olduğunu kanıtlamak; II-Bu sınıflar mücadelesinin zorunlu sonucunun proletarya diktatörlüğü olduğunu ortaya koymak; III- Bu diktatörlüğün tüm sınıfların ortadan kaldırılışının ve sınıfsız toplumun kuruluşunun ön-aşaması olduğunu gözler önüne sermektir.” Marx’tan J. Wedemeyer’e mektup, 5 Mart 1852 The Marx-Engels Reader, Second Ed., ed. Robert Tucker (New York: W.W. Norton, 1978), sf: 220.

[6] D’Mello’nun biçimci ve sınıfsız “radikal demokrasi[sine]” ve Marx ile Mao’yu bu resme yerleştirme çabalarına karşın, Bob Avakian’ın demokrasi üzerine alıntılanacak üç cümlesi ile bir karşılaştırma yapabiliriz: ” Oldukça derin sınıfsal farklılıklar ve toplumsal eşitsizlikle damgalanmış bir dünyada, o demokrasinin sınıfsal doğasından ve bunun hangi sınıfa hizmet ettiğinden bahsetmeksizin demokrasiden bahsetmek anlamsızdır ve beterdir. Toplum sınıflara bölündüğü sürece orada ‘herkes için demokrasi’ söz konusu olamaz; bir sınıf ya da diğeri hükmedecektir ve o sınıf, kendi çıkarlarına ve hedeflerine hizmet eden tipte bir demokrasiyi savunacak ve teşvik edecektir. Asıl soru şudur: hangi sınıf yönetecektir  ve bu sınıfın yönetimi ile demokrasi sistemi; sınıf ayrılıklarının ve bununla ilgili sömürü, baskı ve eşitsizlik ilişkilerinin sürdürülmesine mi, yoksa nihai olarak ortadan kaldırılmasına mı hizmet edecektir.” Revolution, 273.

[7] Meselenin kalbinde Robespierre – ve genel olarak Jakoben’ler- varlık ve yokluk ile tekelleşmiş güç ve kitlesel güçsüzlük arasındaki uçlardan kaçınarak eşitlik, özgürlük, ve evrensel insan hakları şeklindeki burjuva ideallerini gerçekleştirebilecekleri bir toplum kurmak istediler . Bu tarihsel ironi bu kişilerin – burjuva demokratlar ve burjuva tarihçilerinin iddia ettikleri gibi – bu ideali gerçekleştirmek için yapılan girişimde diktatoryal ve vahşi yöntemleri benimseyerek bunun bizzat kurbanları olmaları değildir; esasen bu burjuva ideali tam olarak küçük burjuva pozisyonuna denk düşer…- ve bu sınıf (ya da daha doğru bir şekilde, bu küçük burjuva katman) toplumu yönetmek ve kendi görüşlerince yeniden şekillendirmek konularında yetersizdir. Bu durum ise mülkiyet ilişkilerinden  ve daha da fazla meta üretimi ile değişimine ilişkin yasalardan  kaynaklanmaktadır ki bu katman bunun bir ifadesidir. Ve merhametsizce, toplumun az sayıdaki büyük burjuvazi ve mülksüz proletaryanın geniş kitlesi şeklinde kutuplaşmasına yol açan tüm bu birikim sürecinde, burjuva üretim ilişkileri yerleştiği anda ikisinin arasında kalan bu küçük-burjuva katman olumsuz bir duruma düşmüştür. Oysa modern toplumu bu ana kuvvetten ancak biri yönetebilir.” Avakian, Democracy: Can’t We Do Better Than That?, (Chicago, Banner Press,1986), sf. 35.

[8] Ancak burada Marx’ın küçük burjuva tüccar ve demokrat entelektüel üzerine yorumunu yeniden hatırlatmakta fayda var:”Bu içerik, toplumun demokrat bir şekilde dönüştürülmesidir ancak bu, küçük burjuva sınırları dâhilinde bir dönüşümdür. Kişi küçük burjuvaziye dair, bu sınıfın ilkesel olarak ben-merkezci bir sınıf çıkarını dayatmaktan başka bir güdüsü olmadığı yönünde, dar görüşlü bir biçimde yaklaşmamalıdır. Bu sınıf, kendi kurtuluşunun mevcut düzen sınırları dâhilinde; ama sınıf mücadelesinden uzakta yattığını düşünmektedir. Dahası, bu sınıfın demokratik temsilcilerinin tamamının dükkân sahipleri ya da dükkân sahiplerinin coşkulu savunucuları olduğu da kesinlikle düşünülmemelidir. Küçük burjuvazinin temsilcileri eğitim seviyeleri ve bireysel konumlanışları itibariyle birbirlerinden cennet ile dünya kadar uzak olabilirler. Onları küçük burjuvazinin temsilcisi kılan ise zihinlerinin o sınıfın perspektifinin sınırlarını aşmaktan aciz oluşu, teorik olarak da o sınıfın sorunlarından ve o sınıfın bu sorunlara getirdiği çözümlerden kopamıyor oluşlarıdır. Bu, bir sınıfın siyasi ve edebi temsilcileri ile o sınıf arasındaki ilişkidir.”

Karl Marx, Louis Napoleon’un 18 Brumaire’I, Marx/Engels Seçme Eserler, (Moscow, Progress Publishers, 1969), sf: 126.

[9] Şayet sosyalist güzergâh korunmazsa D’Mello ve benzerlerinin sözünü ettikleri pek çok demokratik özellik ve “daha iyiye doğru dönüşüm” de tehlikede olacaktır. Makalesi D’Mello tarafından kitabına eklenen William Hinton gibileri Mao’nun ömrünün son yıllarında Çin’de vuku bulan iki çizgi mücadelesine dair kafa karışıklıklarına sahipti. Bu sebepten de devrimcilerin düşmanlarının yanında saf tuttular. (bkz. Hinton, ”Mao, Rural Development and Two-Line Struggle” and ”On the Role of Mao Zedong.”) Gericilerin zaferini takiben Hinton ve daha nicelerinin hayranlık beslediği Çin kırsalındaki kolektif mülkiyet kapitalist tarıma dönüştürülmüştü. Devrimin asgari seviyeye indirgediği gelir eşitsizliği tavan yaparak yeni biçimler alırken kapitalistler şiddetle sınıfsal kutuplaşmayı körüklediler ve yeni bir milyarderler sınıfının oluşumuna kapıları araladılar. Bunu da kırsal nüfusun ciddi kesimlerinin yaşamsal koşullarından yoksun bırakılarak sefalete mahkûm edilmesi takip etti ve köylüler “dünyanın terhanesine” hapsedildiler.

[10] Avakian’ın “zenginleştirilmiş Ne Yapmalı’cılık çağrısı [Devrim Yapmak ve İnsanlığı Özgürleştirmek, II. Bölüm] geniş çerçevede bütün ülkelerde uygulanabilir ve kökü temel olarak devrimin burjuva-demokratik aşamasının mevcudiyetinde (ya da mevcut olmaması durumunda) değil, bundan ziyade bütün insanlığı kurtaracak ve her türlü baskıyı ortadan kaldıracak proleter devrimin gerekliliğindedir. (revcom.us/avakian/makingrevolution/)

[11] D’Mello’nun makalesinde olumlarcasına alıntıladığı ve makalesini metnine eklediği Baburam Bhattarai’ye dair görüşleri onun hatalı yaklaşımını ortaya koymaktadır. Nepal Birleşik Komünist Partisi (Maoist)’in [NBKP(M)] önderlerinden ve bu yazının kaleme alındığı esnada Nepal’in başbakanı olan Bhattarai kapitalizmin çıkarları doğrultusundaki “bitmek bilmez enerjisi” ve “takiyeciliği” ile uluslararası burjuvazinin hayranlığını kazanmış bir şahıstır. Gelgelelim, NBKP(M)’nin D’Mello tarafından “yaratıcı” sıfatı ile nitelendirilen siyasi hattı ancak ve ancak kapitalizmin inşasına yol açabilecek bir hattır ve şu anki parti önderliği de şiddetle bunu savunmaktadır. İnsanların davranışsal normları –tıpkı kültür gibi ideolojinin diğer unsurlarında olduğu üzere – son tahlilde sırt yasladıkları iktisadi zemini yansıtır ve onun devamlılığına hizmet ederler. Komünistlerin davranışsal normları ise inşa etmeyi amaçladıkları gelecekteki iktisadi zemini yansıtır. Revizyonistlerin ve “çalışkan kapitalist yolcuların” takiyeciliğinin adım adım her sömürücü düzende bulunan nepotizme ve yolsuzluğa dönüşeceğinden şüphe etmemize gerek yok. Bunlar tüm sömürücü düzenlerin temel taşlarıdır. Kitleler her ne kadar buna tepki duysalar da bahsi geçenler sömürücü bir sistemin sonuçları değil semptomlarıdır. D’Mello sf: 261.

[12] Lin Biao, zamanında çok yankı uyandıran “Yaşasın Halk Savaşının Zaferi” adlı metninde bir kimsenin devrimci olup olmadığını değerlendirirken başlıca kriterin “bu kimsenin eski düzene karşı halk savaşına katılmaya cüret edip etmeyişi, devrim sürecine katılmaya cüret edip etmeyişi” olduğunu söyler. Ona göre bu kriter sayesinde biz kimlerin devrimcilik pozları kestiğini, kimlerin de gerçek Marksist Leninistler olduğunu kavrayabiliriz. Gerçekte, bu yaklaşım 1960’ların sonunda oluşturulan Maoist güçler arasında ciddi bir yaygınlığa sahipti.  Geriye dönüp bakıldığında bu yaklaşımın ne denli hatalı olduğunu görmemek mümkün değil. Lin’in “dünya proleter devriminin fırtına merkezleri” olarak nitelendirdiği Asya, Afrika ve Latin Amerika’da egemen sınıflara karşı silaha sarılan bin bir türlü kesim mevcuttu. Bu tarihsel başkaldırıya katılanlar arasında pek çok Maoist hareket vardı; ama tarihi o evresinde pek çok milliyetçi, reformist de emellerine ulaşmanın yegâne yolunun silahlı mücadele başlatmak ve devrimci Çin’in yanında saf tutmak olduğunu düşünüyordu. Filistinli Yaser Arafat da, Zimbabweli Robert Mugabe de silahlı mücadeleyi savunuyorlardı ve o zamanlar ideolojik adanmışlık açısından olmasa da siyasi açıdan Çin Halk Cumhuriyeti’nin yanındaydılar. D’Mello’ya göre Kültür Devrimi’nin doruk noktası Lin Biao’nun Mao’ya karşı başarısız ayaklanma girişiminden ve Lin’in siyasi hattının hatalı yönlerinin eleştirilmesinden evvelki bir dönemdir. Lin Biao’nun yaklaşımları büyük ölçüde bir tür militarizmle ve goşizmle ilişkilendirildiğinden D’Mello’nun Lin’in perspektifini benimsemesinin mümkün olmadığı açıktır. Ne var ki, Maoizm’in köylülüğe dayalı bir tür “Üçüncü Dünya Marksizm’i” olduğu ve “dünyanın kırlarının” (Asya, Afrika ve Latin Amerika) emperyalist kaleleri kuşattığı görüşünün tarihteki tek savunucusu Lin Biao değildir. Gerçekte Mao ve dahası onun en içten destekçilerinin kimileri de – sahip oldukları daha doğru yaklaşımların yanı sıra – zaman zaman bu tarz yaklaşımlar sergilemişlerdir. Lin Biao Meselesi “birin ikiye bölünmesi” sürecinin bir parçasıydı. Çinli devrimciler bir yandan Lin’in gerçek doğasını ifşa ettiği bir sürecin yaşandığını, öte yandan da kendilerinin Lin’i daha iyi tanımalarına olanak tanıyan bir sürecin yaşandığını söylerlerdi. Bu esnada Mao’nun düşüncelerinin doğru ve bilimsel çekirdeği, kendisinin de bir nebze düşündüğü ve Çin’de ve uluslararası Maoist cenahta destek bulan bu hatalı Maoizm algısını aşarak gelişmeyi sürdürüyordu. [Yaşasın Halk Savaşının Zaferi için bağlantı (İngilizce): marxists.org/reference/archive/lin-biao/1965/09/peoples_war/index.htm ]

[13]1980 senesinde Avakian “Conquer The World”da şöyle diyordu: “Biraz provokatif bir üslupla ifade edecek olursak, Leninizm olmaksızın Marksizm Avrupa-merkezci, sosyal şoven bir sosyal demokrasiden ibarettir. Leninizm olmaksızın Maoizm milliyetçilik (kimi yönleri ile sosyal şovenizm) ve burjuva demokrasisinden ibarettir. Bunlar göze şirin küçük kalıplar gibi görünebilir; ama bir geçerlilikleri ve ciddi bir önemleri vardır. Bence bu dünya üzerindeki kimi fenomenlerin bir tür özetidir ve bu meseleye dair daha yoğun bir mücadele yürütülmelidir.”  [bağlantı: revcom.us/bob_avakian/conquerworld/index.html]

[14] D’Mello bu noktada son derece eklektik bir yaklaşım benimsemektedir. Lafını – doğru bir şekilde – “bilimsel geçerliliğin ilk kertede gerçekliği açıklama konusundaki değeri ekseninde ele alınması” gerektiğini söyleyerek sürdürmekte; ancak sonraki cümlesini şöyle kurmaktadır: “Marksizm, uzun vadede insanlığı eşitliğe, işbirliğine, birliğe ve dayanışmaya ulaştırma projesinin vereceği meyveler ekseninde yargılanmalıdır.” D’Mello sf: 24.

[15] Bu elbette Mao’nun öğretilerinin doğruluğunun pratikte bütünüyle kanıtlandığı anlamına gelmemektedir. Her ne kadar Mao’nun tezleri temel hatları itibariyle deneyimin bilimsel bir analizi ışığında kanıtlanmışlarsa da, insanların deneyimlerinin farklı alanlarında edinilen derslere benzer bir metodoloji ile baktığımızda Mao’nun görüşlerinde kimi hatalara ve eksikliklere rastlarız.

[16] Avakian teori ile pratik arasındaki dinamiği şöyle nitelendirmektedir: “teori ve çizgi zemini üzerinde herhangi bir anda gelişen ve partinin yapıları, kanalları ve süreçlerince belirlenir; pratiğimizden çıkarılan dersleri kuramsal soyutlamalara dönüştürür ve aynı zamanda– başkalarının fikir ve görüşleri de dâhil olmak üzere- başka kaynaklardan da beslenir ve komünizmin bilimsel dünya görüşü ve metodolojisi olan diyalektik materyalizmi kullanarak bütün bunları sürekli olarak daha ileri bir seviyede sentezleriz. Teori ve pratik hat arasındaki devamlı çelişki, daha sonra bir kez daha pratiğe dökülür ve daha derinlikli bir biçimde zenginleşir. Bu süreç böyle böyle devam eder… (ABD Devrimci Komünist Partisi Tüzüğü’nden alıntıdır, sf:16).

[17] Şöyle diyor Avakian: “Halkın egemenliği –bundan kasıt demokrasidir – insanların sömürücü/sömürülen ayrımını aştıkları ve artık sadece ortak bir topluluk olduğu aşamada bunun anlamı nedir ki? Evet, çelişki ve mücadele olacaktır; ama tolumun bir kısmının bir diğerini tahakküm altına almasına, sömürmesine ve ezmesine olanak tanıyacak toplumsal ilişkiler ve kurumsal yapılar artık olmayacaktır.  O halde, zaten halktan başka bir şeyin olmadığı bir dünyada, toplumun bir kesiminin bir diğerini bastırmasına yarayan yapıların ne lüzumu vardır?”What Humanity Needs – Revolution and the New Synthesis of Communism, An Interview with Bob Avakian, Revolution, no. 267, May 1, 2012.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s